Altın hızma mülayim

“Altın Hızma”, bir Kerkük türküsüdür. Kaynak kişi Abdurrahman Kızılay’dır. Nida Tüfekçi tarafından 1970 yılında derlenmiş ve pek çok müzisyen tarafından yorumlanmıştır.

Türkünün sözleri
Altın hızma mülayim/ Seni haktan dileyim
Yaz günü temmuzda/ Sen terle ben sileyim
Gün gördüm, günler gördüm/ Seni gördüm şad’oldum
Altın hızma incidir/ Gömleği narincedir
Benim lal olmuş dilim/ Ne dedim yar incinir
Gün gördüm, günler gördüm/ Seni gördüm şad’oldum
Altın hızma tumağa/ Yaraşır al dudağa
Güzel gel görüşelim/ Men gidirem Irağa
Gün gördüm, günler gördüm/ Seni gördüm şad’oldum

altun: altın
mülâyim: yumuşak, uygun, yavaşa
lâl: konuşamayan, dilsiz, suskun
irağ: ırak, uzak (ülke değil)
hızmav= hızma: buruna takılan süs halkası
tomak: kazma, yer kazmaya yarayan aygıt.
şâd olmak: mutlu olmak, sevinmek.

Abdurrahman Kızılay
(01 temmuz 1938 Kerkük,12 aralık 2010 Ankara)
Kerkük’lü bir Türk Halk Müziği sanatçısı ve bestecisidir.

İlk ve orta öğrenimini Kerkük’te tamamlamış ve müzik eğitimi için Ankara’ya gelmiş ve Ankara Devlet Konservatuvarı Kontrbas Bölümü’nden mezun olmuştur. 1974’te Türk vatandaşlığına kabul edilmiştir. Ses sanatçısı, ud virtüözü ve söz yazarıdır. Türkiye’de “Altın Hızma Mülayim” adlı türküsü ile tanınmaktadır. Kerkük türkülerini tanıtırken aynı zamanda Kerkük bölgesinin ve Kerkük’teki Türk varlığının yaşadığı sıkıntıların da Türkiye’de duyulmasını sağlamıştır. Kerkük’te yaşananları Dünya çapında da duyurmaya çalışmıştır. Asıl adı Abdurrahman Ömer İbrahim olan Kızılay’a uzun yıllar Kerkük Kızılayı’nda gönüllü olarak çalıştığı için Kızılay soyadı önerilmiş ve kendisi de bu soyadı kabul etmiştir. Hayatı boyunca Avrupa’daki birçok ülkede ve ABD’de konserler veren sanatçı son olarak da Türkmeneli Televizyonu’nda “Dost Bağının Bülbülleri” adıyla bir program hazırlamaktaydı. Sanatçı, 2002 yılında Mehmet Özbek ile ‘Mum Kimin Yanan/ Kerkük Türküleri’ adlı bir albüm yapmıştır. Abdurrahman Kızılay 12 Aralık 2010 tarihinde Ankara’da Özel 29 Mayıs Hastanesi’nde solunum yetmezliği nedeniyle tedavi görürken 72 yaşında vefat etmiştir.
Eserleri

Çalın davulları & Selanik Türküsü

Tarihini düşemediğimiz ama 1893-94 yıllarında Rumeli’nin incisi sayılan Selanik kentinde geçer olay.O dönemin Selanik’i dillere destan. Şundan ki; Osmanlının hoşgörülü yönetimi altındaki Selanik’te yetmiş iki millet bir arada yaşıyor. İlkin Bizans ve kısa bir dönem de Venedik yönetiminde kalan Selanik daha sonra İkinci Murat döneminde Osmanlı topraklarına katılmış.1912 yılına kadar 500 yıla yakın Osmanlı yönetiminde kalmış. Kolkide ve Olimpos Dağları arasındaki Vardar Vadisi’nin ağzında kurulmuş olan Selanik; deniziyle dağıyla çiçek bahçeleriyle tablo gibi bir kentti o zamanlar. Bu kenti güzelleştiren bir tek doğası değildi elbette. Çarşısında pazarında dükkânındamağazasında kentin toplumsal yapısına uygun bin bir dil konuşulur halk birbirini anlardı. Sevgi saygı Selanik’in simgesi olmuştu. Rum’u Ermeni’si Pomak’ıArnavut’u Türk’ü kardeş gibi geçinip giderlerdi. Museviler MüslümanlarHristiyanlar kentin çeşitli yörelerinde özgürce kendi ibadetlerini yapacakları camikilise havralarını kullanır; kimse kimseyi rahatsız etmezdi. 15’ci yüzyılda Kraliçe İsabella ile Kral Ferdinand döneminde Musevilere “Ya Hristiyan olacaksınız ya da on ay içinde İspanyayı terk edeceksiniz” deniyor. Sultan İkinci Beyazıt İspanyol Musevilerine sahip çıkıyor. Kaptan-ı Derya Hasan Paşayı donanması ile birlikte İspanya’ya gönderiyor. Bir grup Musevi’nin kurtulmasını sağlıyor. Ve onları İstanbul’a getiriyor. Bu gelen gruptan 2000 kadarını da daha sonra Selanik’e gönderiyor. Böylelikle Selanik’in yaşamına yeni bir grup giriyor. Ve ticaret birden bire canlanıyor. Yeni mağazalar bankalar oteller açılıyor. Yollar caddelerlimanlar yapılıyor. Musevilerin kent yaşamına kattığı ticari canlılıktan; diğer etnik gruplar da nasibini alıyor. Hamdi Bey Kapancılar gibi Müslüman iş adamları da çeşitli iş kollarında yatırımlar yapıyorlar. Sözün özü Selanik Osmanlının Avrupa’daki merkezi haline geliyor. Bu gelişmeler insanlar arasındaki geleneksel dostluğu hiç bozmuyor. Herkes birbirine saygısını sürdürüyor. Sabahın erinde siga siga kürek çekip balığa çıkan Rum kayıkçılara hep birlikte “Kalipsarya” diyerek bol balık dileniyor; akşam dönüşlerinde meraklı gözlerle kayıkların yüklerini boşaltmaları gözleniyor. Akşamüstü çingene kadınların sattığı renk renk çiçekler kokinolar caddelere apayrı bir güzellik veriyor.
Gelişen ticari yaşama ayak uydurup tekstil iş kolunda mağaza açan Müslümanlardan biri de Renda’lı Rüstem Ağa’ydı. Kentin eski merkezinde Şadırvan Mahallesi’nde Hortacı Süleyman Efendi Camii civarında büyük bir kumaş mağazası vardı Rüstem Ağa’nın. Mağazasında dallı güllü basmalar ağır kadifeler Şam işi ipeklilerSelanik dokumaları top top dururdu raflarda. Selanik’in o günkü sosyetesi Rüstem Ağa’nın mağazasından giyinirdi. Rumeli kızlarının sırtındaki zarif elbiselerin renk renk feracelerin üç eteklerin kumaşları Rüstem Ağa’nın mağazasından çıkardı. Belindeki Trablus kuşağından sarkan gümüş saat kordonuyla; bir yana eğik fesiyle kara pala bıyıklarıyla yörük esmeri babacan bir adamdı Rüstem Aga. Boş zamanlarını Hortacı Camii’nin önündeki Asmalı Sokak Kahvesi’nde nargilesini fokurdatarak köpüklü kahvesini yudumla***** geçirirdi. Rüstem Ağa gözü gönlü tok çayı içilir yemeği yenir bir kişiydi. Anlı şanlı konağında kumaş mağazasında onlarca insan çalışır ekmek yerdi. Ne ki Rüstem Ağa’nın da kendince derdi vardı. Şundan kidört kız babası olan Rüstem Ağa’ya Allah bir oğlan evlat vermemiş kendinden sonra mala mülke sahip çıkacak soyunu sürdürecek bir oğlu olmamıştı. Kahvedeki konuşmalar döner dolaşır bu konuya gelir; Rüstem Aga’nın içi burkulur malı mülkü varlığı konağı bir anda sıfıra inerdi gözünde. Olsa ne olmasa neölüp gittikten sonra el eline kalacaktı tümü.
Kızları bir bir evermiş yuvadan uçurmuştu. Bir tek Fitnat kalmıştı evde. Daha on altısındaydı Fitnat. Gözü gibi seviyordu Fitnat’ı Rüstem Ağa. Akşam olup eve geldiğinde babasını kapıda karşılıyan Fitnat yüzünde gülücüklerle sarılıyordu boynuna. Elindekileri alıp sırtındakileri çıkarmasına yardım ediyor elini ayağını yıkaması için ibrikle su döküyor havlusunu uzatıyordu babasına. Güzelliği de dilden dile dolaşıp dünürleri çoğalıyordu Fitnat’ın. Ama babası verimkar değildi kimseye:”Daha çocuk sayılır Fitnat’ım. Feracesini atalı kaç yıl oldu ki” deyip savıyordu gelenleri.
Günlerden bir gün Selanik yakınlarındaki Mazganlı Köyü’nden Mehmet adlı bir genç alış veriş için Rüstem Ağa’nın mağazasına geldi. Eline aldığı kumaşları yumaklayıp denetliyor fiyatlarını soruyordu kumaşların. Sonunda elbiselik gömleklik kumaşlardan seçip kuşağından çıkardığı kesesinden ödedi parasını. Rüstem Ağa ilk kez mağazasında gördüğü bu gencin nereli olduğunu ne iş yaptığını sordu. “Mazganlı’danım. Celeplik yapıyorum. Selanik pazarına bir kaç mal getirdik arkadaşlarla . Sattık. Üç beş parça ihtiyacı alıp köye döneceğim. Niyetim burada kalıp bir iş tutmaktı ama zor “ dedi. Gencin bu içten saf anlatımı hoşuna gitti Rüstem Ağa’nın. Kendisinin de hesap kitaptan anlayan alış veriş bilen birine ihtiyacı vardı. “Delikanlı adın ne? Kimin kimsen var mı köyde. Ne tür iş ararsın?” deyince delikanlı:”Adım Memet. Dört erkek kardeşiz. Anam babam da köyde yaşıyor.Hesaba kitaba aklım erer. Alış-verişten anlarım” deyince içinde kımıl kımıl bir şeyler kaynadı Rüstem Ağa’nın “Benim de böyle bir oğlum olsaydı” diye geçirdi içinden. Sonra da;”Gel çalış bu dükkanda. Ekmeğin aşın yatacak yerin benden. Giysini içeceğin kadar tütünü verir emeğinin de hakkını öderim”. Delikanlı hiç beklemediği bu öneri karşısında alnında biriken terleri mendiliyle silip;”Daha ne isteyim ağam; sen münasip gördüysen biz de layık olmaya çalışırız” diyerek ellerine sarıldı Rüstem Ağa’nın.
Gün o gün; saat o saat işe başladı Memet. Her geçen gün daha da ısındı işine. Rüstem Ağa’nın da günden güne gözüne daha çok girdi. Lep demeden leblebiyi anlıyor; işe kendi işi gibi sarılıyordu Memet. İlkin kumaş toplarını indirip kaldırmakla başladı işe;sonra mağazanın tüm işlerine el attı. Rüstem Ağa ona baktıkça “Ah şu Memet gibi benim de bir oğlum olsa soyumu sopumu sürdürse” diye iç geçiriyordu. Akşam olunca tütün denklerinin arasına serdiği şiltelerin üstünde uyuyan Memet bir tek mağaza işleriyle değil gerektiğinde konağın işlerine de koşturuyordu. Mağazaya gelen müşterilere ve çevre esnafa da kendini sevdiren Memet’i Rüstem Ağa zamanlı zamansız eve de yolluyor ya aldığı yemeklikleri gönderiyor; ya da unuttuğu bir şeyi alıp getirmesini istiyordu. İşte bu gidiş gelişlerin birinde olan oldu… Memet’le Fitnat göz göze geldi. Elleri ellerine deydi. Çok geçmeden de kimsenin görmediği bir köşede buluşup fısıldaşır oldular. Memet bir türlü durumu Rüstem Ağa’ya açamıyor içine kapandıkça kapanıyordu. Sonra Fitnat’ın davranışlarındaki değişikliği sezen anası sorguladı kızını. Durumu öğrenince de babasına açtı meseleyi. Rüstem Ağa’nın da zaman zaman aklından geçen Fitnat’ı Memet’le everme işi kendiliğinden gelişince hoşuna gitti. Gülümsemeye başladı. “Öteki kızları nasıl yuvadan uçurduysak Fitnat da bir gün gidecekti. Memet’ten iyisi mi olacak. Efendi çocuk. Eli işe yatkın. Namuslu çocuk. Mal mülk dediğin ne ki. Hepsi geçici. Biz dünyadan el çekecek olsak gözümüz arkada kalmaz” deyince anası haberi Fitnat’a uçurdu.
Çok geçmeden de Memet işinden izin alarak köyüne gidip ana-babasına açtı durumu. Onların da rızasını alarak üç beş armağan yetirip kentin yolunu tuttular. Rüstem Ağa’nın Hortacı’daki evinin kapısını çaldıklarında Fitnat’ın yüreği duracak gibiydi. Al yanakları biraz daha kızarmış olarak elleri titreyerek açtı konağın kapısını. Konukları anası babası da kapıda karşıladı. Konağın büyük salonuna aldılar. Şuradan buradan konuşup kahvelerini içerken “Allahın emriyle “ diye başladı Memet’in babası. Sonra da “Kısmetse olur. Hele bir de kızımıza danışalmı. Lakin Fitnat bizim evimizin şenliği. Onsuz bu konağın tadı kalmaz. Biz isteriz ki oğlunuz bizimle olsun. Evimizde kalsın. Bize evlat olsun. Kızımız da bizden kopmamış olur” deyince Memet’in babası; niyetimiz sizinle akraba olmak. Memet zaten kent yaşamına alıştı. Kızınızı köye getirip de ne iş tutacak. Bizim zaten üç tane gelinimiz var köyde. Sizin dediğiniz gibi olsun. Yeter ki mutlu olsunlar” deyip söz kestiler. Fitnat kız kapı aralığından konuşulanları dinlerken sevinçten uçuyordu.
Usulen kızlarıyla konuşup sonucu bildireceklerini söylediler. Konukları yolcu ettiler. İlkin Fitnat’la konuştu babası. Ne desin Fitnat’cık.”Siz bilirsiniz baba. Siz uygun görürseniz ben de evet derim” diye görüşünü bildirdi. İç güveyi alacakları için fazla beklemeyip düğünü bir an önce yapmaya karar verdiler. Nasıriç’teki çiftlik evlerinde davulları çaldırıp anlı şanlı bir düğün yapacaklardı. Gençler heyecanla o günü beklerkenSelanik’i kabus gibi bir hastalık kasıp kavurmaya başladı. Kolera dedikleri illet bir çok canı alıp ***ürmeye başlamıştı. Kenti karabulutlar gibi sarmıştı kolera. Yalnızca Selanik’i değil; tüm Rumeli’yi sarmıştı. Kimine göre Selanik limanlarındaki yabancı gemilerden bulaşmıştı; kimine göre de Balkanlar’daki savaştan kaçıp Selanik’e sığınan göçmenler taşımıştı kolerayı. Şu…Bu…Tevatür çeşit çeşit. Ama yaşam sürüyor bir yandan.
Çok geçmeden iki aile yeniden bir araya gelip düğün gününü kararlaştırdılar. Üç hafta içinde hazırlıklar tamamlanıp düğün yapılacak gençler baş göz olacaktı. Konu komşudan bazıları varsıl saygın Rüstem Aga’nın kızını yoksul bir gence iç güveysi olarak vermesini hoş karşılamıyordu. Ama Memet’in dürüst ve çalışkan olduğunu bir evlat gibi aileye gireceğini söyleyenler çoğunluktaydı. Artık günleri sayıyorlardı. On beş… On dört… On üç. Ama koleranın sarstığı Selanikte camilerde durmadan sela okunuyor cenazeler ard arda kaldırılıyordu. Kolera olmadık yerlerde olmadık kişilerde uç gösteriyor. İlkin ateş kusma ishal; çok geçmeden de bir yatak bir yorgan çaput gibi halsiz bırakıp suyunu emdikten sonra da alıp ***ürüyordu hastayı. On iki on bir. Ama Fitnat’ın hali hal değil. Hastanede doktor fısıldadı kulağına babasının. “KOLERA”. Dokuz sekiz yedi üç. Düğüne üç gün kala sizlere ömür! İlkin ateş kusma sonra da kesiksiz ishal ve halsizlik. Aman yaman doktor ilaç… Boş! Bir kuş yavrusu gibi babasının kollarında can verdi Fitnat. Hortacı Camiinde selası okunurken üç gün sonraki düğüne izin vermeyen ölüme ilenen Memet caminin bir kenarına çekilmiş bir yandan hüngür hüngür ağlıyor; öte yandan kınası yakılmamış geline bu illeti bulaştıran Selanik’e ileniyordu.
NOT: alıntıdır elbette ve ZARA ‘nın sesinden dinliyoruz

“Acem kızı” türküsü ve hikayesi

Acem kızı görenleri kendine hayran bırakacak güzellikte biriydi..bembeyaz bir teni , simsiyah saçları , toprak rengi gözleri vardı..her zaman o iri gözlerini çekik çekik sürmeler süslerdi..her ne kadar çok hareketli gibi görünse de bir hüzün vardı gözlerinde..gülümserken bile gitmeyen bir hüzün….

Ali hep ovaya çalışmaya gittiğinde görürdü onu.öyle güzeldi ki bakmaktan alıkoyamazdı kendini..bir yandan işini yapar bir yandan da sessizce ovanın ortasında açan çiçeği izlerdi… Acem kızı ara sıra başını kaldırır ve Ali’nin gözlerinin içine bakardı…dudaklarında anlık bir gülümseme olur , sonra başını öne eğerdi…Bu bakış bu gülümseme Ali için dünyaya bedeldi.. Geceler boyu Ali acem kızı’nı göreceği sabahları bekler ve heyecandan uyuyamazdı.. Bir gün tüm cesaretini topladı artık onunla konuşmalıydı…Uygun zamanı bekledi ve onu yalnız kaldığı bir an yakaladı ve dur acem kızı korkma dedi..seni her gün izliyorum gel benim sevdiğim ol…acem kızı’nın gözlerinden bir damla yaş aktı ve koşarak uzaklaştı Ali’nin yanından…Ali anlam verememişti bu gözyaşlarına… O günden sonra acem kızı hiç gelmedi…Ali korktu ona bir şey mi oldu diye…ama çok zaman sonra öğrendi ki sevdiği kız başka bir köye ve üstelik yaşlı bir adama başlık parası için gelin verilmişti…artık tadı yoktu yaşamanın…Ali günlerce ovada dolaştı ve bu türkü döküldü dudaklarından her soluğunda acem kızı diye haykırdı… Acem kızı bu türküyü duydu mu ya da Ali’nin bu türküyü kendisine yazdığını biliyor mu bilinmez ama bizler yıllardır söyler ve yaşarız bu yarım kalan sevdayı.. Neşet Ertaş’a ait olduğu söylenmekte…

Çırpınıp da Şanova’ya çıkınca
Eğlen Şanova’da kal Acem Kızı
Uğrun uğrun kaş altından bakınca
Can telef ediyor gül Acem Kızı
Seni seven oğlan neylesin canı
Yumdukça gözünden döker mercanı
Burnu fındık ağzı kahve fincanı
Şeker mi şerbet mi bal Acem Kızı

Dağların karı yetmez

Birde karadeniz türküsü olsun..Dinlerken “darlandum”..

4 Temmuz 1988 Rize / Çayeli doğumludur. Köyü Sefalı’da ilk okulu bitirdikten sonra, ailesiyle birlikte Ankara’ya yerleşmiştir.Çocuklukta başlayan bağlama merakı Lise yıllarında yerini kemençeye bırakmıştır. Karadeniz müziğiyle ilgilenen bir çok sanatçıya kemençesiyle eşlik ettikten sonra 2011 yılında Kalan müzikten çıkardığı Patika adlı albümüyle artık kendi konserlerini ve programlarını yapmaya başlamıştır.İki yıl stüdyo çalışmalarına ara veren Selçuk Balcı 2013 Ağustos ayında Mila isimli yeni bir albüm çalışmasını dinleyicilerine sunmuştur.
Dağların kar’ı yetmez

Gün doğdi doğmasaydi
Hiç bir dert olmasaydi
Oturup ağlamazdum
Yüreğum dolmasaydi
Dertliyim derdum bitmez
Başumden duman gitmez
Bu yanan yüreğuma
Dağlarun karı yetmez
Yar bakmadi yüzüma
Gönül bağlarum diye
Gözyaşumi sakladum
Sonra ağlarum diye
Sevdaluğun acisi
Kimi yakar bilinmez
Yürekten akan yaşlar
Mendil ile silinmez

Brenna MacCrimmon ve bir anonim halk türküsü “yağmur yağar taş üstüne”

Brenna MacCrimmon Kanadalı bir halk müziği sanatçısıdır. Toronto, Ontario doğumludur. 1980’lerin sonundan beri Balkan Müziği çalışmakta, öğretmekte ve söylemektedir. Çok iyi Türkçe konuşan ve şarkı söyleyen MacCrimmon, uluslararası anlamda bir Türk halk müziği ses sanatçısı olarak kabul edilmektedir.
Türk Müziği’ne olan ilgisi gençliğinde Burlington, Ontario’daki bir kütüphaneyi ziyaret etmesi ile başladı. Bu deneyimi kendisi “Türkçe albümlere rastladım ve aniden duygusal bir bağ oluştu” şeklinde tanımlıyor. 1980’lerin başlarında Toronto Üniversitesi’nde etnik müzikoloji dersleri alırken yerel Türk müzisyenlerle tanıştı ve bağlama öğrenmeye başladı. Daha sonra bir Türk müzik grubunda çalmaya ve şarkı söylemeye başladı.
Rumeli Müziği olarak bilinen Türk-Balkan ezgilerine ilgi duydu. Türk müziği teorisi üzerine çalışmalar yaptı ve unutulmaya yüz tutan halk müziği arşivlerini araştırdı. Türkiye ve Yunanistan’a pek çok ziyarette bulundu. Yunanistan başta olmak üzere, Trakya-Balkan bölgesini, köy köy, şehir şehir gezmiş, müziği kadar kültürünü, insanını da benimsemiştir.
90’lı yılların başında Kanada’da Balkan müzikleri üzerine tez hazırlarken İstanbul’a gelmiş ve kalmaya karar vermiştir. Türkiye’de bulunduğu beş yıl içerisinde Türk kültürü ve halk müziği ile yoğun bir şekilde iç içe yaşayan sanatçı pek çok özel gösteri ve festivalde sahne aldı.
Soprano ses tonuna sahip MacCrimmon, Selim Sesler’le kurdukları Karşılama adlı grup ve aynı isimli albümde türküler söylemiş, bu albüm ile 1998 senesinde June Ödülü’nü kazanmıştır. Ayrıca Baba Zula ve Mad Professor ile birlikte Psyche-belly Dance Music ve Duble Oryantal albümlerinde yer aldı.
Fatih Akın’ın yönettiği İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek (Crossing the Bridge) adlı filmde anonim bir eser olan ‘Penceresi Yola Karşı’ ve ‘Ben Bir Martı Olsam’ adlı türküyü, Elveda Rumeli dizisinde de “ediye” şarkısını seslendirmiştir.
İstanbul ve Kanada’da müzik eğitimini tamamlamıştır. Kanada’da yaşantısını sürdürmekle beraber halen Türkiye’ye gidip gelmekte ve hem ülkesinde hem de İstanbul’da farklı sanatçılarla sahne almaktadır. Yakın zamanda Beth Cohen, Paul Brown, Polly Ferber ave Haig Manoukian ile birlikte Orkestar Keyif adlı bir grup kurmuştur

Yağmur yağar taş üstüne
İnce kalem kaş üstüne
Selam gelir baş üstüne

Vay dili dili kuş dili dili
Mevlam kulu sevdim seni
Vay dili dili kuş dili dili vay

Yağmur yağar ordan burdan
Üstümüze ipek yorgan
Seveceksen (öpeceksen) işte burdan

Vay dili dili kuş dili dili
Mevlam kulu sevdim seni
Vay dili dili kuş dili dili vay

Yağmur yağar çamur olur
Baklavalar hamur olur
Güzel kızlar gelin olur

Vay dili dili kuş dili dili
Mevlam kulu sevdim seni
Vay dili dili kuş dili dili vay…

Münir Nurettin’in ‘Aziz İstanbul’ plağında söylediği anonim halk türküsünün hikayesi;

Zamanın birinde, Ölüler Irmağı’nın öte yakasına kadar ermiş de gelmiş bir dedeye sormuşlar.
“Halleri nice idi?”
“Bilmem..” demiş dede; “ırmağın içinde sürüklenmekten gözüm hiç bir şey görmedi.”
İçlerinden bir çocuk sormuş dedeye:
“Peki, suyu anlat o zaman..”
İçlenmiş dede, sürükleyen suyun sızısı…
“Yaşımdan, görümden, bilgimden erinmedim; sordum.” demiş dede; sordum:
“Her şey tek bir ‘Ol’ ile başladı, ‘-Ol !’ dedin Sen, oldum ben.
Birazdan ‘-Öl !’ diyeceksin Sen, öleceğim ben. Böylesi bir Aşk ile tutkunken Sana, Sana rağmen Senin kulunu nasıl sevebilirim ben?”
“Su duydu beni, içlenmiş olsa ki, dilsizliğine bir ara verdi..” demiş dede.
“Sen sevmedin, zihin dediğin su, onun gönül dediği suyuna; suyun onun suyuna, su çekti…”
“Sonra.. ?” demiş meraklı çocuk, ağzı beş karış açık.
“Hiç..” demiş dede, “yağmur yağdı.”
“Bundandır; aşıkken acımaz, daha beter yağar yağmur,
yağmur yağar, yer yaş olur, uçan kuşlar sarhoş olur. Aşkı anlatır bir cümle kurun hadi çocuklar, aşkı anlatan en kısa cümleyi kurun..” demiş dede.
“Vay dili dili, kuş dili dili !..” diye başlamış veletler.
‘Mevlam kulu, bir günah işledim, sevdim seni..’ diye geçirmiş içinden dede, eline bir avuç toprak alıp..