kulakların çınlasın

Seni andım bu gece
Kulakların çınlasın
Şimdi dargınız seninle
İnan sen herkesten başkasın

Belki bana çok uzaktasın
Belki bana çok yakınsın
Seni benim kadar hiç kimse sevmeyecek
Seni benden beni senden
Başka hiç kimse bilmeyecek

Öyle bir bilmeceki bu aşk
Hiç kimseler çözmeyecek
Beni senden seni benden
Başka hiçkimse bilmeyecek

Belki bana çok uzaktasın
Belki bana çok yakınsın
Seni benim kadar hiç kimse sevmeyecek
Seni benden beni senden
Başka hiç kimse bilmeyecek
Beste :Şekip Ayhan Özışık;
güfte:Ülkü Aker;
Kürdi makamı ve düyek usulü..

Reklamlar

gözünde bir damla yaş olsam

Gözünde bir damla gözyaşı olsam
Oradan kalbine akabilirdim
Canına can katmak elimde olsa
Ömrümü ömrüne katabilirdim

Bir masal söylesem güldürebilsem
Bütün her şeyimi verirdim sana
Ruhumdaki ateşi söndürebilsem
O zaman inan ki tapardım sana

Anlatsam dizinde derdimi döküp
Belki de gülerdin gizlice bana
Ben ise kalbimi yerinden söküp
Atardım bir anda ayaklarına

Söz: Lütfü Teferaç
Müzik: Baki Duyarlar

Türk sanat müziğinde tek aşk üzerine yapılmış iki şarkı


Müzeher Özerinç ile Ekrem Güyer Ankara radyosunda tanışırlar.Arkadaşlıkları giderek aşka dönüşür ve evlenirler.Ekrem güyer bir gün udunun tellerine vururken sevdiği kadını düşünerek bir beste hazırlar.

unutturamaz seni hiç bir şey unutulsam da ben
her yerde sen her şeyde sen bilmem ki nasıl söylesem
bir sisli hazan kesilir ruhum eğer seni görmezsem
her yerde sen her şey de sen bilmemki nasıl söylesem

Şarkıyı birlikte söylerler ve bu beraberlik çok uzun sürmez 19 şubat 1954 de mide kanaması geçiren Ekrem Güyer vefaat eder.Müzeher oğlu Metin ile yalnız kalmıştır,nasıl unutabilirdi ki bu aşkı ?
Günlerden bir gün Müzeher hanım elinde bir kağıt,İstanbul radyosu koridorlarında bekliyordu ,derken bestekar Şekip Ayhan Özışık ile karşılaşırlar,elindeki kağıtta unutulmayacak aşkın güftesi vardı;

unutmadım seni ben
unutmadım
her zaman kalbimdesin
aylar yıllar geçti
söyle sen nerdesin
anlaşıldı sen geri dönülmeyen yerdesin
unutmadım
unutmadım seni ben
her zaman bendesin

Okyanus mu iki şehrin arası

Bir şairin (Nadide Gülpınar),bir güftekara (Cemal Safi)duyduğu tek taraflı aşk, satırlara dökülürken, mürekkep yerine gözyaşı kullanılıyordu sanki. Bu aşk belki karşılığını bulamadı ama gerisinde dillere destan olan Okyanus adlı şarkıyı bıraktı.Şair hanım 20 saatlik bir yolculuktan sonra yorgun argın kendisini kalacağı pansiyonun bahçesine attı ve bir sandalyeye oturdu aynı anda gözü diğer bir sandalyede sırtı dönük oturan esmer bir adama takıldı.Elindeki gazeteden başını kaldıran esmer adam, ‘Hoşgeldiniz hanımefendi’ dedi. Yüzündeki ciddi ifadeyi saniyeler içinde sildi, bakışlarında saygının yanında bir tebessüm vardı. Sırtını dayadığı İğde ağacının yaprakları arasında bulunan çiçeklerin mis gibi kokusu ortalığı kaplıyordu.
Adam elini uzatıp, ‘Ben Cemal Safi, buranın sahibiyim’ dedi. Kadın, adamın yüzüne dikkatle bakıp, ismini söyledi: ‘Ben de Nadide Gülpınar, festival için Mersin’den geldim…
Adam o zaman, daha bir samimi, daha bir ilgi ile baktı kadının yüzüne,demek sizsiniz Nadide hanım… Şiirlerinizden haberim var… Bu akşam diğer konuklarımız, şair dostlarımız hepsi burada toplanırlar’ diye sürdürdü konuşmasını.
Kadın duş alıp giyinirken, içinde beliren duyguya kendi de şaşırdı. Üzerine bir akşam kıyafeti giyip bahçeye çıktı. İşte yine oradaydı, iğde ağacına sırtını vermişti…
Adam, adıyla, sanıyla, şiirleri ve şarkılara ilham olmuş güfteleriyle Cemal Safi idi. Nadide Gülpınar, Akçay 2000 Şiir Festivali’nin devam ettiği o bir haftada şiirlerinden çok Cemal beyi düşünür olmuştu. Bir sabah, tüm konuklar daha kahvaltıya oturmamıştı ki, pansiyonda kendisine çok sıcak şekilde davranan bir genç kız, usulca bir cümle söyledi: ‘Nadide sen aşık oldun, kime diye sorma! O yanıtı benim yerime sen ver, ismini sen söyle kendine!’

Nadide hanım kendi kendine hem güldü, hem de teşhisi koydu:

‘Kızım sen ilk defa hayatında içmeden sarhoş oluyorsun, bunun adı “aşk sarhoşluğudur…”

Cemal beyin şair ruhu, sanatçı ruhu çoktan fark etmişti kadının duygularını, çoktan çözmüştü. Ama bir şey söylemiyor, önünü kesmiyordu. O duygularla gelecek, doğacak ve taşacak ilhamlarla kimbilir ne güzel dizeler kaleme alacaktı!

Bu oyun bu suskunluk belki iki yıl sürdü. Nadide Gülpınar, Mersin’de 40’larını süren bir kadın değil de, 15-16 yaşındaki öğrenci bir kız gibiydi sanki… Pembe kağıtlara pembe hayallerle bezenmiş duygusal şiirler, mektuplar yazıyordu. Zaman zaman telefonla konuşuyorlar, ama aşk sözcüğü etmiyorlardı, zaten Cemal bey hiç oralarda değildi!

Bir gün aniden kalkıp Ankara’ya gitti. Cemal beyin bürosu şiir ve müzik dostlarıyla doluydu. Sohbetler yapıldı, anılar anlatıldı, yeni şiirler okundu. Dönüş vakti geldiğinde kadın, duygu adamından bir şeyler bekliyordu, en azından ‘Bir dokunuş, bir öpücük!’ düşlüyordu.
Oysa, veda sahnesinde sıradan iki insanın ayrılışı vardı. Kadın gönlü ve onuru zedelenmiş olarak döndü Mersin’e. Bir gün Ankara’daki o tek taraflı sevilen adam, ‘Kış geçsin, ilkbahara geleceğim, bekle’ dedi.
Kadın Mersin sahillerinde bekledi. Kış da geçti, ilkbahar da, hatta yaz da. Ama o beklenen gelmedi… Onuru zedelenmiş, gönlünün isyanını sitemini döktü kağıtların üzerine.

Dizelere sözcüklerle, kafiyelerle can verirken, karşılıksız aşkının Akdeniz’den de okyanuslardan da daha büyük olduğunu düşünüyordu:

‘Okyanus mu iki şehrin arası
Kaç saatlik yol ki şunun şurası
O verdiğin ümitlerin süresi
Her nedense bitmek nedir bilmiyor…’

Şiir baştan sona sitemdi. Ortak dostlardan Coşkun Bağır gördü şiiri, okudu ‘Çok güzel’ diye fikrini söyledi ve ekledi: ‘Tanıdığım genç bir kemani bestekar var, ona vereceğim’dedi. O bestekar şimdi İstanbul Radyosu sanatçıları arasında yer alan, o günlerde Ankara radyosunda çalışan Talat Er idi.
Beste : Talât Er
Güfte : Nâdide Gülpınar
Makamı : Kürdî makamı
Usûlü : Düyek usûlü

İlkbahara bekle beni demiştin
Hiç mi orda kış baharı bulmuyor
Düşlerin mi yoksa sen mi değiştin
Ayrılıktan aşka sıra gelmiyor

Okyanus mu iki şehrin arası
Kaç saatlik yol ki şunun şurası
O verdiğin ümitlerin süresi
Her nedense bitmek nedir bilmiyor

Gün kavuştu ikindiye vakit dar
Bir öpüşten dokunuştan ne çıkar
Güzelliğin aşkım kadar aşikâr
Mazeretin bu gerçeği silmiyor

Okyanus mu iki şehrin arası
Kaç saatlik yol ki şunun şurası
O verdiğin ümitlerin süresi
Her nedense bitmek nedir bilmiyor

İNCE SAZ




İnce Saz, 1997 yılında Murat Aydemir, Derya Türkan ve Cengiz Onural tarafından oluşturulan bir müzik grubu.
Grup, çalışmaları sırasında yedi müzik albümü çıkarmış, İkinci Bahar (1998-2002), Ekmek Teknesi (2002-2004), Çınaraltı (2003) ve Sev Kardeşim (2006) dizilerinin müziklerini yapmıştır. Murat Aydemir, Derya Türkan ve Cengiz Onural’ın 1996 yılında bir araya gelmesi ile başladı. Üçlü, başta tanbur, kemençe ve kanun olmak üzere geleneksel Türk Müziği sazlarının baş rollerini oynadığı, çağdaş tınılar, armoniler ve düzenlemelerin Türk Müziği makam ve perdeleriyle birlikte yeniden üretildiği bir müzik üzerinde hemfikirdi. Aydemir ve Türkan geleneksel öğretiden, konservatuar eğitiminden, Onural ise Yeni Türkü gibi yukarıda sayılan önermeleri pop müzik düzleminde kısmen uygulamış bir grup müziğinin birikiminden gelmekteydi.
Bir/Eski Nisan (1999) – Kalan Müzik
İkinci Bahar (2000) – Kalan Müzik
İki/Eylül Şarkıları (2002) – Kalan Müzik
Üç/İstanbul’a Dair (2004) – Kalan Müzik
Dört/Mazi Kalbimde (2005) – Kalan Müzik
Beş/Elif (2007) – Kalan Müzik
Altı/Kalbimdeki Deniz (2009) – Kalan Müzik
Yedi/Yollar (2011) – Kalan Müzik

Güfte:Orhan Seyfi Orhon,beste :Yusuf Nalkesen,makam:muhayyer kürdi

“Veda Busesi”, Türk sanat müziğinin şüphesiz en bilinen, en çok sevilen şarkılarından biri…Yusuf Nalkesen tarafından 1951 yılında Muhayyer Kürdî makamında bestelenen bu içli şarkının sözleri ise zamanının ünlü “beş hececi”lerinden biri olan şair ve gazeteci-yazar Orhan Seyfi Orhon’a ait. “11’li hece ölçüsü” ile yazdığı “VEDA” isimli bu ünlü şiirin hikayesi ise şöyle anlatılmakta: Şair, bu şiirini kanserden ölen kızı için yazmış.
Şöyle ki:
Ölümünden hemen önce kızı, babasından “gidişine ağlamaması” konusunda söz istemiş, o da söz vermiş. Ama baba kalbi, o anda verdiği sözü tutamış ve kızı ile arasında geçen o son anları şiire dökmekten kendini alamış. Bu muhteşem dizeler de işte böyle bir acının ardından yazıya dökülmüş ve ölümsüzleşmiş…

O şiir ise işte bu şiir:
VEDA

Hani o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın?
Alnına koyarken veda buseni
Yüzüne bu türlü bakmayacaktın?

Hani ey gözlerim bu son vedada,
Yolunu kaybeden yolcunun dağda
Birini çağırmak için imdada
Yaktığı ateşi yakmayacaktın

Gelse de en acı sözler dilime
Uçacak sanırdım birkaç kelime…
Bir alev halinde düştün elime
Hani ey gözyaşım akmayacaktın?

NOT: İlk dörtlükte yer alan mısralar, çoğu zaman okuyanın kafasını karıştırmakta ise de, bunun nedeni, şairin “buseni” ve “yüzüne” olarak yazdığı kelimelerde bulunan”iyelik” ekinin “busemi” ve “yüzüme” olması gerektiği düşüncesidir. Halbuki, şair burada kendi kendisini muhatap almakta ve kendi şahsına dönüp: “Hani ‘o’ bırakıp giderken seni” demektedir. Yani bu dize, “hani ben seni bırakıp giderken”anlamında değil, “hani ‘O’ seni bırakıp giderken” anlamındadır. Böyle olunca; o “öksüz tavrı takınan” kendisi olmakta ve hali ile “alnına veda busesi konulan kişi” de kendisi olmakta, dolayısı ile de kızına “o verdiği söz”e rağmen “yüzüne niye o türlü baktın” anlamında kendi gönlüne sitem etmektedir.İkinci bölüm ise şarkıda yer almamakta.