Nabucco ,Va Pensiero


Nabucco

Nabucco (veya uzun haliyle Nebukadnezar), Giuseppe Verdi’nin, Temistocle Solera’nın, İtalyanca metni üzerine bestelediği bir operadır. Opera metni Anicet-Bourgeois ve Francis Cornu’nun İncil’den aldığı hikaye ve oyun temel alınarak yazılmıştır. Opera ilk kez 9 Mart 1842’de Milano’daki Teatro alla Scala’da gösterime girmiştir.
Künye :
Beste: Giusuppe Verdi
Metin : Temistocle Solera
İlk Oynanışı : Teatro alla Scala, Milano-9 Mart 1842
Karakterler :
– Abigaille : Nabukadnezar’ın sözde kızı-Soprano
– Fenena : Nabukadnezar’ın gerçek kızı-Mezzo-Soprano
– Anna: Zaccaria’nın kızkardeşi-Soprano
– Nabucco : Babil Kralı Nabukadnezar-Bariton
– İsmail : Kudüs Kralı’nın yeğeni-Tenor
– Abdallo : Nabukadnezar’ın sarayındaki görevli- Tenor
– Zaccaria : Yahudi rahibi-Bas
Mekan ve zaman : M.Ö. 587-Kudüs ve Babil.
Eserin tarihçesi:

1839’da Milano’ya taşındıktan sonra Oberto isimli eseri olumlu tepkiler alınca ikinci operasını yazmaya karar verdi. İkinci operası Un Giorno di Regno büyük bir başarısızlığa uğradı. Bu operanın bestelenmesi sırasında Verdi eşini kaybetti. Tam herşeyden soğumuşken Nabucco operası için sipariş aldı. Opera 1842 yılında Milano’da operaseverlerle buluştu. Büyük bir coşkuyla karşılanan opera Verdi’nin üçüncü operası olmasına rağmen onun bir besteci olarak ünlü olduğu operadır. Nabucco’da Babil Kralı Nabukadnezar tarafından saldırıya uğrayan ve topraklarından sürülen Yahudileri anlatır. Verdi bu opera için “Bu operayla birlikte sanatçılık kariyerim başladı diyebilirim” şeklinde bir yorumda bulunmuştu. Bunda haklıydı. Çünkü Donizetti ve Pacini gibi opera bestecilerinin eserleri karşısında ani ve büyük bir başarı kazanmıştır. Böylece eleştirmenler tarafından Verdi bir opera bestecisi olarak kabul görmüştür. Eser yaklaşık olarak 2 saat 15 dakika kadar sürer.

Babil Kralı Nabucco (Nabukadnezar), Yahudi ordusunu yenmiş ve Kudüs’e girmiştir. Bu sırada Yahudilerin elinde rehin olarak tutulan kızı Fenena’yı kurtarmak istemekteydi. Fenena, Yahudi Kralı Yuda’nın yeğeni İsmail’in kendisine aşık olması ve onu serbest bırakması üzerine Nabukadnezar Yahudiler’i sonunda tutukladı ve kenti yerle bir etti. Nabukadnezar’ın bir esirden olan kızı Abigaile, Nabukadnezar’ın kendisine yetki verdiğini söyleyerek Fenena ve Yahudi tutsakların öldürülmesi emrini verdi. Bu sırada Nabukadnezar’ın öldüğü gibi asılsız bir haber yayılmıştı. Daha sonradan bu haberin asılsız olduğu anlaşılmıştır. Ancak kral tamamen aklını yitirmiştir. Abigaile, işine gelen bu durum karşısında daha önceden verdiği emri krala imzalatır. Emir uygulanacağı sırada Nabukadnezar halkın sesini duyarak, herşeyi hatırlar ve emrin uygulanmasını durdurarak Yahudiler’e evlerine gidebileceklerini söyler. Abigaile zehir içerek intihar eder. Yahudi rahibi Zaccaria, Kral Nabukadnezar’ı kutsar ve ona mutlu bir yaşam diler.

Reklamlar

Hırsız Saksağan (La Gazza Ladra) Operası Uvertürü&Gioacchino Rossini&Adya

Hırsız saksağan (La Gazza Ladra) operası uvertürünün orijinali ve bir cover ını size sunmak istedim….Beklenenin aksine önceliği cover a veriyorum….(affola)


Kısa bilgiler :
Gioacchino Rossini, (d. 29 Şubat 1792, Pesaro, İtalya – ö. 13 Kasım 1868, Paris). İtalyan opera bestecisi. “Mösyö Kreşendo” takma adı ile anılır.
not:Bir müzik eserinde, seslerin gittikçe en yüksek bir noktaya doğru güçleneceğini belirtir.
Hırsız Saksağan, Rossini’nin yirminci operasıdır. İlk
kez Milano’da 31 Mayıs 1817’de La Scala’da
sahnelenmiştir. Librettosunu Gheradini’nin aynı
adlı Fransız sahne oyunundan alarak hazırladığı
eserde, hizmetçi bir kız gümüş bir kaşık çalmakla
suçlanarak idama mahkûm edilir. Kız idam
sehpasına götürülürken halk arasından biri
saksağanın gümüş kaşığı yuvasından dışarı
fırlattığını görür. Sonunda her şey mutlulukla biter.
ADYA, Latince’de Adriaan’ın kısaltmasıdır ve ayrıca kızının ismi ile ADriaan & YAsmin’in birleşimidir.
Adriaan, 2004 yılı Eylül ayında ADYA’yı klasik temaları, Phil Sterman’ın (ayrıca pop düzenlemeleri, stüdyo yapımcısı ve yapımcı) yeni yazılı temalarla birleştirerek farklı bir müzik stiliyle bağlantı kurması fikriyle kuruldu. Edwig Abrath klasik düzenlemeleri yazar ve ayrıca ADYA Klasik Orkestra şefidir. Adriaan, ADYA orkestra lider ve yapımcısıdır.

bilmediğin en iyisi

haluk’un
dizelerdeki aşk ve müzik
hikayeleri

bilmediğin en iyisi

görsen
dilleri susmuşu
gülleri solmuşu
bedenine sığınmışı
aynalara küsmüşü
feri tükenmişi
ruhu mülteciyi
tanıyamazdın
görsen ah
hiçliğe yoldaşlık edeni
sanrılara gömüleni
sinmiş kokunla sevişeni
dünyalara isyan edeni
anlayamazdın
göremedin ya
odadaki bezgini
boşluktaki kadehi
duyamadın ya
depreşen notaları
inleyen sessizliği
yok yok
görmediğin
duymadığın
bilmediğin en iyisi
daha çok yanardı biçare
küllenmezdi ateşi

yusuf haluk yorulmaz
romantizmin son kalesi
“Sergei Vasilievich Rachmaninoff”un eserini dinlerken
haluk’un dizelerdeki aşk ve müzik hikayeleri
devam ediyor
24 ocak 2014 21.30

doğunun bilgesi

haluk’un
dizelerdeki
aşk ve müzik hikayeleri

doğunun bilgesi

denizler mi sunmuş maviyi
çalmış mı güneş göklerden yoksa
kimseler bilemezken
yelkenlerin sevdasını rüzgarlara
aşkın değerini bulutlara anlatır
asırlardır yalın ve vakur
ışığı oynaşırken yakamozlarla
doğunun bilgesi demişler ona
diyar diyar dolaşır efsanesi
zamana karşı durur hala
hain olmadığını söyler gecelerin
ne de denizler zalimdir anlayana
yol veririm der
bu yüzden aşka
ışığım salınır dört bir yana
savaşlardan uzak
barış kardeşlik sevda uğruna

yusuf haluk yorulmaz
22.08.2017 18.44

ALEXANDRIA – Yiannis Kotsiras den eseri defalarca dinledim, çok etkilendim.
İskenderiye ile ilgili bir eser ve
sözleri: Aris Davarakis
müzik: Evanthia Reboutsika ya ait ….Elbette sözlerinin çevirisi değil dizelerim; her zamanki gibi haluk’un aşk ve müzik hikayelerinden biri oluverdi..
Zaman ayırmanız dileği ile ezgi ,yorum ve dizelerimle hoş bir vakit geçirmenizi dilerim…Yunanca bilenlerin affına sığınırım!

Juan Vicente Torealba/Venezuela & George Dalaras buluşması

Torrealberos- denilen kendi grubunu kurdu(1950) ve Venezuela!nın en ünlü arp sanatçısı haline geldi. 1917 yılında Karakas (Venezuela) doğumlu besteci Juan Vicente Torrealba.(Eserin sözleri ise Germán Fleitas Beroes’e ait( La Victoria 1940 17 Temmuz) bir olan avukat , tarihçi, yazar ve Venezuellalı politikacı.)

payıma düşen

haluk’un
dizelerdeki
aşk ve müzik hikayeleri

payıma düşen

fazla karanlıktı gökyüzü
yıldızlar örselenmiş
bulutlara sıkışmış ay
hiçlikle yüzleşiyordum yine
hüzün
arta kalanımı kemirirken
işitilen müzik ise
bir parça ağıttı sanki derinlerden
bal gibi delilikti bu durum
hepsi de sensizlikten
rüya değil bu diyordu sanki baykuş
gözlerini alamıyordu penceremden
şeytan
hani sözünüz vardı diye söyleniyordu
kıs kıs gülerken
giderek kasvete bürünen gece
erişir miydi sabaha
sarılabilir miydim hayata yeniden
müzik alır da kollarına beni
kurtulur muydum kederimden
silkinip cesaretle
tükeneceğime gün be gün
bulacaktım seni sözümüz için
cevabını bilemeden
gelecektim yanına
en fazla
git dersen
dönerdim yoluma
yeter ki
kibir kalmasın payıma
istemem

yusuf haluk yorulmaz
10 haziran 2017
13.20

hypathia &beyaz geceler

İSKENDERİYELİ HYPATIA [Maria Dzielska]

Hypatia’nın kim olduğunu sorsanız, alacağınız yanıt büyük olasılıkla “415 yılında İskenderiye’de keşişlerin (ya da, daha genel anlamda yobaz Hristiyanların) linç ettiği güzel, genç, çok tanrılı kadın düşünür” olacaktır.Kendisi ünlü filozof,matemekçi ve gök bilimci Theon’un kızıdır.Babasına Euclid ‘in bir eserine şerh koyarken yardım ettiği söylenir; zira babası onun matematik eğitimini de üstlenmiştir. Hypatia,büyük kütüphane(museon) de ders veren pagan bir filozof kadın iken, henüz ortaya çıkmakta ve hızla büyümekte olan Hristiyanlığın bağnazlarının masum bir kurbanıdır; öldürülmesi ise tarihte, Yunan tanrılarıyla beraber, sorgulama özgürlüğünün de ortadan kalkışının bir simgesi olarak ele alınmıştır.
Hypatia’nın Avrupa kaynaklarında ilk ortaya çıkışı on sekizinci yüzyıla rastlar. Tarihe Aydınlanma adıyla geçen şüphecilik döneminde Hypatia, kimi yazarlarca dini ve felsefi polemiklerde araç olarak kullanılmıştır.
Hypathia, kişisel benliğin everensel ben ile birlik kurabileceğini savunmuş ve Ammonis Saccas’ın yolunu ( İskenderiye Okulu’Yeni Platonculuk)takip ederek dinler arasındaki benzerlikleri araştırmış ,dinlerin kaynakları ile ilgili araştırmalar yapmıştır.
Gençliğinde ateşli bir Protestan olan John Toland, 1720’de uzun bir tarih makalesi yayımlamıştır; başlığı “Hypatia, ya da Layık Olmasa da Herkesçe Aziz Cyril diye bilinen başrahibin gururunun, kıskançlığının ve zulmünün tatmini için İskenderiye ruhbanınca parçalanan pek güzel, pek erdemli, pek bilgili ve her alanda yetenek sahibi bir hanımefendinin yaşamı”dır. Toland aktardıklarını onuncu yüzyıla ait bir ansiklopedi olan Suda gibi kaynaklara dayandırsa da, daha başlangıçta, insanlığın erkek kısmının “güzellik ve bilgeliğin vücuda gelmiş hali”nin öldürülmesi yüzünden sonsuza dek utanç içinde yaşayacağını söyler; “böylesine güzelliğe, masumiyete ve bilgeliğe vurulacak yerde, barbar ellerini onun kanı, ruhlarını da tanrı korkusu bilmeyen katillerin iflah olmazlığıyla lekeleyebilecek denli vahşi ve medeniyetsiz yaradılışta olanlar aralarından çıktığı için” erkekler her zaman utanç duymalıdırlar. Toland, Hypatia’nın yaşam ve ölümünü anlatırken, başrahip Cyril’in önderliğindeki İskenderiye ruhban sınıfından söz eder: “Bu korkunç eylemin perde arkasında bir dinadamı, bir başrahip, hattâ bir aziz vardı; dinmez öfkesinin cellatları ise emrindeki ruhban sınıfıydı.”
Makale dini çevrelerde çalkantılara yol açmış ve kısa bir süre sonra Thomas Lewis’ten bir risaleye karşılık gelmiştir: “Hypatia’nın Yaşamı, İskenderiye’li Hayasız Bir Kadın Öğretmen. Aziz Cyril ve İskenderiye Ruhbanını Bay Toland’ın iftiralarından Korumak Amacıyla.” Her şeye rağmen Toland’ın yapıtı Aydınlanma’nın seçkin kişilerince olumlu karşılanmıştır. Voltaire, Hypatia figürünü kilise ve vahiyle gelen dine olan başkaldırısını dile getirmek için kullanmıştır. “Examen Important de Milord Bolingbroke ou le Tombeau du Fanatisme” (1736) adlı yapıtında Aziz Cyril ve İskenderiye ruhban sınıfından, Toland’ınkinden çok da farklı olmayan bir üslupla söz eder. Hypatia’nın öldürülmesi, “Cyril’in papaz traşlı köpeklerin yobazlardan oluşan bir sürüye sırtlarını vererek işlediği hayvanca bir cinayet”tir. Voltaire’e göre öldürülmesinin nedeni Yunan tanrılarına, akılcı doğa yasalarına ve dayatılan dogmalardan bağımsız insan aklının yapabileceklerine olan inancıdır. Yani bağnazlık dahileri böyle şehit, ruhları da köle etmektedir.
Toland ve Voltaire’in indirgeyici anlatıları, doğruyla yanlışın birbirine karıştığı Hypatia efsanesinin başlangıcı olmuştur. Eski kaynaklara danışırken daha özenli olsalardı, çok daha karışık bir kişilğin farkına varabilirlerdi. “Batılın ve cehaletin bu kurbanı” yalnız mantığın sağaltıcı gücüne inanmakla kalmıyor, vahiy aracılığıyla tanrıyı da arıyordu. Hepsinden önemlisi, katı bir ahlak düşkünüydü; çileciliği savunmada Voltaire ve diğerlerinin “gerçeğin ve ilerlemenin” amansız düşmanı ilan ettiği dogmacı Hristiyanlardan hiç de geri kalmazdı.
Hypatia efsanesi, on dokuzuncu yüzyıl ortalarında doruk noktasına ulaşmıştır. Charles Leconte de Lisle, Hypatie adlı şiirinin iki değişkesini ilki 1847, ikincisi 1874 yıllarında olmak üzere yayınlamıştır. İlk değişkeye göre Hypatia, Voltaire’in iddia ettiği gibi bir Hıristiyan “komplo”suna değil, tarihin yasalarına kurban gitmiştir. Leconde de Lisle, tarihin tek kültürle ya da inanç dizgesiyle bir tutulamayacağı fikrinden yola çıkarak Hypatia’nın ölümünü hazırlayan koşulları tarihsel kopuşa bağlar. Hypatia’nın dönemi yerini yavaş yavaş kendine özgü kuralları ve normları olan yeni bir döneme bırakmıştır. Eski tanrılara inanan, mantık ve kösnül güzellik aşığı Hypatia, tarihin değişen koşullarına adanmış simgesel bir kurbandır. “İnsanlık, durmak bilmeksizin ilerlediği yoluna çıkınca yıktı, lanetledi seni.”
Şiirin ikinci değişkesinde Leconte de Lisle, Hypatia’nın ölümünü Hıristiyanlık karşıtı bir açıdan yeniden ele alır. Suç artık “tarihsel gereklilik”te değil, Hristiyanlıktadır.
(Not: Hypathia,tarihin gördüğü en güzel ve ilgi çekici kadınlarından biri olduğu söylenmektedir.Belinden aşağıya dek uzanan güzelim saçları ile nefes kesecek kadar güzelliktedir ve hem de adını matematikçi,filozof ve astronom olarak yazdıracak kadar da zeki bir kadındır..Tajik bir ölümü olmuştur;Üzerine çullanan onca erkeğin darbeleri ile son nefesini veren ve cesedi dokaklarda süründürülen eti kemiğinden midye kabukları ile ayrılan ama ne olursa olsun çok güzel ve yaşadığı zamandan ileride olan bir kadın olarak tarihin sayfalarına adını yazdırmıştır…Kanımca bu suç hangi dinden olursa olsun bağnazlığın,karanlığın ,cehaletin eseridir ve çağımızda hala işlenmektedir …Nice “hypathia” lar var ,ölümleribire bir aynı olmasa da çektikleri çileler ve yaşıdığı toplumun ilerisi bir zamanda yaşamış ve trajik ölümleri nice değerli bilim ve sanat kadınlarımız var bizim de ;Prof. Türkan Saylan,Prof. Bahriye Üçok,Doç Dr. Behice Boran,yazar Sevgi Soysal,ilk Türk tiyatro kadın oyuncusu Afife Jale vb…..

haluk’un
dizelerdeki
aşk ve müzik hikayeleri

beyaz geceler

çırılçıplak masumiyete
soyunmuş
ilahi aşka adanmış
yol arayan aklı
tanımayıp prangayı zinciri
ve bilmezken fitneyi
almış cellatlar canını teninden
ses etmemiş kimseler
suçlamaktansa aziz bilineni
ödenir sanılmış
bakirenin kanının kefareti
üşüşürken üzerine çakalları sözde azizin
isyan etmiş sevgisizliğe
son bakışı son nefesi
umarsız
yükselirken sonsuzluğa güzelliği
bilgeliği
sabırsızlanıp harelenmeye
hesapsızca
haykırmış karanlığa tan yeri gibi
yolcu uyan
boş yere akıyor zaman
bulamadan ışığını
yürüyemez
beceremeden yanmasını
öğrenemezsin aşkı ateşi
bilemezsin
nasıl da
bekler durur ufuklar sırası geleni
istemez misin
beyaz gecelerini görmeyi
diye son bulmuş sözleri

10 06 2017 11.33 yusuf haluk yorulmaz
bütün “hypatia” ların ruhuna armağan olsun emeğim ,dizelerim…

Debussy nin eserinden yola çıktım ; çünkü La fille aux cheveux de lin , Fransız besteci Claude Debussy’nin müzikal bir kompozisyonu olan bu eser Leconte de Lisle’nin eponymous adlı şiirinden alıntılanan parça(hypathia efsanesine yazılmış şiir ), müzikal sadeliği ile bilinmekte ve bu sabah dinlerken etkilenip araştırdım..(bilgilendirmelerde yanlışım varsa lütfen affediniz; alıntıdır tüm bilgiler.. )Ruhum da isre istemez Neoplatonizm ile dile geldi sanırım !!!

Ek Bilgi;Yeni Platonculuk adıyla da anılan Neoplatonizm, Antik çağ sonlarında dinle felsefenin birleşmesi ile oluşan sadece filozofik değil daha ziyadesi ile teozofik, Hermetik hatta mistik bir akımdır.Yeni Platonculuk İskenderiye’de Plotinos’tan ziyade onun hocası Ammonius Sakkas tarafından ortaya atıldığından bu öğretiye ‘İskenderiye Okulu’adı verilir. İskenderiye Okulu Öğretisi diğer adıyla Neoplatonizm, ilk Hristiyanlıkla, Müslüman ülkelerde gelişen tasavvufi felsefeyi büyük çapta etkilemiştir. Hatta İslam tasavvufu bu felsefeden doğdu da diyebiliriz. Sudur (Emanation/Emanasyon) ilkesi Sufizmin temelidir. İslam tasavvufundaki “Külli Ruh, Külli Nefis,Külli Akıl” kavramları hep bu öğretiden kaynaklanmaktadır. İsa’nın doğumundan sonra Hiristiyanlığın ilk yüzyılında bu Yeni-Platoncu düşünceler Hiristiyanlıkla birleşerek çağlar boyu devam edecek Hıristiyan mistisizminin temelini atmıştır.