Juan Vicente Torealba/Venezuela & George Dalaras buluşması

Torrealberos- denilen kendi grubunu kurdu(1950) ve Venezuela!nın en ünlü arp sanatçısı haline geldi. 1917 yılında Karakas (Venezuela) doğumlu besteci Juan Vicente Torrealba.(Eserin sözleri ise Germán Fleitas Beroes’e ait( La Victoria 1940 17 Temmuz) bir olan avukat , tarihçi, yazar ve Venezuellalı politikacı.)

payıma düşen

haluk’un
dizelerdeki
aşk ve müzik hikayeleri

payıma düşen

fazla karanlıktı gökyüzü
yıldızlar örselenmiş
bulutlara sıkışmış ay
hiçlikle yüzleşiyordum yine
hüzün
arta kalanımı kemirirken
işitilen müzik ise
bir parça ağıttı sanki derinlerden
bal gibi delilikti bu durum
hepsi de sensizlikten
rüya değil bu diyordu sanki baykuş
gözlerini alamıyordu penceremden
şeytan
hani sözünüz vardı diye söyleniyordu
kıs kıs gülerken
giderek kasvete bürünen gece
erişir miydi sabaha
sarılabilir miydim hayata yeniden
müzik alır da kollarına beni
kurtulur muydum kederimden
silkinip cesaretle
tükeneceğime gün be gün
bulacaktım seni sözümüz için
cevabını bilemeden
gelecektim yanına
en fazla
git dersen
dönerdim yoluma
yeter ki
kibir kalmasın payıma
istemem

yusuf haluk yorulmaz
10 haziran 2017
13.20

hypathia &beyaz geceler

İSKENDERİYELİ HYPATIA [Maria Dzielska]

Hypatia’nın kim olduğunu sorsanız, alacağınız yanıt büyük olasılıkla “415 yılında İskenderiye’de keşişlerin (ya da, daha genel anlamda yobaz Hristiyanların) linç ettiği güzel, genç, çok tanrılı kadın düşünür” olacaktır.Kendisi ünlü filozof,matemekçi ve gök bilimci Theon’un kızıdır.Babasına Euclid ‘in bir eserine şerh koyarken yardım ettiği söylenir; zira babası onun matematik eğitimini de üstlenmiştir. Hypatia,büyük kütüphane(museon) de ders veren pagan bir filozof kadın iken, henüz ortaya çıkmakta ve hızla büyümekte olan Hristiyanlığın bağnazlarının masum bir kurbanıdır; öldürülmesi ise tarihte, Yunan tanrılarıyla beraber, sorgulama özgürlüğünün de ortadan kalkışının bir simgesi olarak ele alınmıştır.
Hypatia’nın Avrupa kaynaklarında ilk ortaya çıkışı on sekizinci yüzyıla rastlar. Tarihe Aydınlanma adıyla geçen şüphecilik döneminde Hypatia, kimi yazarlarca dini ve felsefi polemiklerde araç olarak kullanılmıştır.
Hypathia, kişisel benliğin everensel ben ile birlik kurabileceğini savunmuş ve Ammonis Saccas’ın yolunu ( İskenderiye Okulu’Yeni Platonculuk)takip ederek dinler arasındaki benzerlikleri araştırmış ,dinlerin kaynakları ile ilgili araştırmalar yapmıştır.
Gençliğinde ateşli bir Protestan olan John Toland, 1720’de uzun bir tarih makalesi yayımlamıştır; başlığı “Hypatia, ya da Layık Olmasa da Herkesçe Aziz Cyril diye bilinen başrahibin gururunun, kıskançlığının ve zulmünün tatmini için İskenderiye ruhbanınca parçalanan pek güzel, pek erdemli, pek bilgili ve her alanda yetenek sahibi bir hanımefendinin yaşamı”dır. Toland aktardıklarını onuncu yüzyıla ait bir ansiklopedi olan Suda gibi kaynaklara dayandırsa da, daha başlangıçta, insanlığın erkek kısmının “güzellik ve bilgeliğin vücuda gelmiş hali”nin öldürülmesi yüzünden sonsuza dek utanç içinde yaşayacağını söyler; “böylesine güzelliğe, masumiyete ve bilgeliğe vurulacak yerde, barbar ellerini onun kanı, ruhlarını da tanrı korkusu bilmeyen katillerin iflah olmazlığıyla lekeleyebilecek denli vahşi ve medeniyetsiz yaradılışta olanlar aralarından çıktığı için” erkekler her zaman utanç duymalıdırlar. Toland, Hypatia’nın yaşam ve ölümünü anlatırken, başrahip Cyril’in önderliğindeki İskenderiye ruhban sınıfından söz eder: “Bu korkunç eylemin perde arkasında bir dinadamı, bir başrahip, hattâ bir aziz vardı; dinmez öfkesinin cellatları ise emrindeki ruhban sınıfıydı.”
Makale dini çevrelerde çalkantılara yol açmış ve kısa bir süre sonra Thomas Lewis’ten bir risaleye karşılık gelmiştir: “Hypatia’nın Yaşamı, İskenderiye’li Hayasız Bir Kadın Öğretmen. Aziz Cyril ve İskenderiye Ruhbanını Bay Toland’ın iftiralarından Korumak Amacıyla.” Her şeye rağmen Toland’ın yapıtı Aydınlanma’nın seçkin kişilerince olumlu karşılanmıştır. Voltaire, Hypatia figürünü kilise ve vahiyle gelen dine olan başkaldırısını dile getirmek için kullanmıştır. “Examen Important de Milord Bolingbroke ou le Tombeau du Fanatisme” (1736) adlı yapıtında Aziz Cyril ve İskenderiye ruhban sınıfından, Toland’ınkinden çok da farklı olmayan bir üslupla söz eder. Hypatia’nın öldürülmesi, “Cyril’in papaz traşlı köpeklerin yobazlardan oluşan bir sürüye sırtlarını vererek işlediği hayvanca bir cinayet”tir. Voltaire’e göre öldürülmesinin nedeni Yunan tanrılarına, akılcı doğa yasalarına ve dayatılan dogmalardan bağımsız insan aklının yapabileceklerine olan inancıdır. Yani bağnazlık dahileri böyle şehit, ruhları da köle etmektedir.
Toland ve Voltaire’in indirgeyici anlatıları, doğruyla yanlışın birbirine karıştığı Hypatia efsanesinin başlangıcı olmuştur. Eski kaynaklara danışırken daha özenli olsalardı, çok daha karışık bir kişilğin farkına varabilirlerdi. “Batılın ve cehaletin bu kurbanı” yalnız mantığın sağaltıcı gücüne inanmakla kalmıyor, vahiy aracılığıyla tanrıyı da arıyordu. Hepsinden önemlisi, katı bir ahlak düşkünüydü; çileciliği savunmada Voltaire ve diğerlerinin “gerçeğin ve ilerlemenin” amansız düşmanı ilan ettiği dogmacı Hristiyanlardan hiç de geri kalmazdı.
Hypatia efsanesi, on dokuzuncu yüzyıl ortalarında doruk noktasına ulaşmıştır. Charles Leconte de Lisle, Hypatie adlı şiirinin iki değişkesini ilki 1847, ikincisi 1874 yıllarında olmak üzere yayınlamıştır. İlk değişkeye göre Hypatia, Voltaire’in iddia ettiği gibi bir Hıristiyan “komplo”suna değil, tarihin yasalarına kurban gitmiştir. Leconde de Lisle, tarihin tek kültürle ya da inanç dizgesiyle bir tutulamayacağı fikrinden yola çıkarak Hypatia’nın ölümünü hazırlayan koşulları tarihsel kopuşa bağlar. Hypatia’nın dönemi yerini yavaş yavaş kendine özgü kuralları ve normları olan yeni bir döneme bırakmıştır. Eski tanrılara inanan, mantık ve kösnül güzellik aşığı Hypatia, tarihin değişen koşullarına adanmış simgesel bir kurbandır. “İnsanlık, durmak bilmeksizin ilerlediği yoluna çıkınca yıktı, lanetledi seni.”
Şiirin ikinci değişkesinde Leconte de Lisle, Hypatia’nın ölümünü Hıristiyanlık karşıtı bir açıdan yeniden ele alır. Suç artık “tarihsel gereklilik”te değil, Hristiyanlıktadır.
(Not: Hypathia,tarihin gördüğü en güzel ve ilgi çekici kadınlarından biri olduğu söylenmektedir.Belinden aşağıya dek uzanan güzelim saçları ile nefes kesecek kadar güzelliktedir ve hem de adını matematikçi,filozof ve astronom olarak yazdıracak kadar da zeki bir kadındır..Tajik bir ölümü olmuştur;Üzerine çullanan onca erkeğin darbeleri ile son nefesini veren ve cesedi dokaklarda süründürülen eti kemiğinden midye kabukları ile ayrılan ama ne olursa olsun çok güzel ve yaşadığı zamandan ileride olan bir kadın olarak tarihin sayfalarına adını yazdırmıştır…Kanımca bu suç hangi dinden olursa olsun bağnazlığın,karanlığın ,cehaletin eseridir ve çağımızda hala işlenmektedir …Nice “hypathia” lar var ,ölümleribire bir aynı olmasa da çektikleri çileler ve yaşıdığı toplumun ilerisi bir zamanda yaşamış ve trajik ölümleri nice değerli bilim ve sanat kadınlarımız var bizim de ;Prof. Türkan Saylan,Prof. Bahriye Üçok,Doç Dr. Behice Boran,yazar Sevgi Soysal,ilk Türk tiyatro kadın oyuncusu Afife Jale vb…..

haluk’un
dizelerdeki
aşk ve müzik hikayeleri

beyaz geceler

çırılçıplak masumiyete
soyunmuş
ilahi aşka adanmış
yol arayan aklı
tanımayıp prangayı zinciri
ve bilmezken fitneyi
almış cellatlar canını teninden
ses etmemiş kimseler
suçlamaktansa aziz bilineni
ödenir sanılmış
bakirenin kanının kefareti
üşüşürken üzerine çakalları sözde azizin
isyan etmiş sevgisizliğe
son bakışı son nefesi
umarsız
yükselirken sonsuzluğa güzelliği
bilgeliği
sabırsızlanıp harelenmeye
hesapsızca
haykırmış karanlığa tan yeri gibi
yolcu uyan
boş yere akıyor zaman
bulamadan ışığını
yürüyemez
beceremeden yanmasını
öğrenemezsin aşkı ateşi
bilemezsin
nasıl da
bekler durur ufuklar sırası geleni
istemez misin
beyaz gecelerini görmeyi
diye son bulmuş sözleri

10 06 2017 11.33 yusuf haluk yorulmaz
bütün “hypatia” ların ruhuna armağan olsun emeğim ,dizelerim…

Debussy nin eserinden yola çıktım ; çünkü La fille aux cheveux de lin , Fransız besteci Claude Debussy’nin müzikal bir kompozisyonu olan bu eser Leconte de Lisle’nin eponymous adlı şiirinden alıntılanan parça(hypathia efsanesine yazılmış şiir ), müzikal sadeliği ile bilinmekte ve bu sabah dinlerken etkilenip araştırdım..(bilgilendirmelerde yanlışım varsa lütfen affediniz; alıntıdır tüm bilgiler.. )Ruhum da isre istemez Neoplatonizm ile dile geldi sanırım !!!

Ek Bilgi;Yeni Platonculuk adıyla da anılan Neoplatonizm, Antik çağ sonlarında dinle felsefenin birleşmesi ile oluşan sadece filozofik değil daha ziyadesi ile teozofik, Hermetik hatta mistik bir akımdır.Yeni Platonculuk İskenderiye’de Plotinos’tan ziyade onun hocası Ammonius Sakkas tarafından ortaya atıldığından bu öğretiye ‘İskenderiye Okulu’adı verilir. İskenderiye Okulu Öğretisi diğer adıyla Neoplatonizm, ilk Hristiyanlıkla, Müslüman ülkelerde gelişen tasavvufi felsefeyi büyük çapta etkilemiştir. Hatta İslam tasavvufu bu felsefeden doğdu da diyebiliriz. Sudur (Emanation/Emanasyon) ilkesi Sufizmin temelidir. İslam tasavvufundaki “Külli Ruh, Külli Nefis,Külli Akıl” kavramları hep bu öğretiden kaynaklanmaktadır. İsa’nın doğumundan sonra Hiristiyanlığın ilk yüzyılında bu Yeni-Platoncu düşünceler Hiristiyanlıkla birleşerek çağlar boyu devam edecek Hıristiyan mistisizminin temelini atmıştır.

tebessümler diyarı&sen ve ben

Tebessümler Diyarı
Özgün ismi: Das Land des Lächelns
Müzik: Franz Lehar
Libretto: Ludwig Herzer, Fritz Löhner-Beda ve Viktor Léon
Galası: 10 Ekim 1929
(Önceki değişik isimle Viyana 9 Şubat 1923)
İlk gösterim yeri: Metropol Theatre, Berlin
(Die gelbe Jacke adıyla “Theater an der Wien, Viyana)

Tebessümler Diyarı (Almanca:Das Land des Lächelns) Avusturya-Macaristan ülkeli Franz Lehar tarafından bestelenen 3 perdeden oluşan bir romantik operetidir. Operetin librettosu Almanca olarak “Ludwig Herzer”, “Fritz Löhner-Beda” ve “Fritz Löhner” tarafından yazılmıştır.

Bu eser ilk defa Die gelbe Jacke (Sarı ceket) adı ile 9 Şubat 1923de Theatre an der Wien, Viyana’da sahnelendi. Ama seyirci tarafından pek tutulmadı. Sonradan Lehar eserde değişiklikler yaptı ve 10 Ekim 1929’da yeni bir ad altında Berlinde Metropol Teatre’da, Tebessümler Diyarı (Das Land des Lächelns), eserinin prömiyeri yapıldı. Lehar’in yakın arkadaşı olan tenör Richard Tauber’in başrolü aldığı bu eser bu sefer çok başarılı oldu ve yine Tauber’in başrolü oynadığı Londra (1931), Viyana (1938) ve New York (1946)’da bu sükse tekrar edildi.

Bu eser bir romantik konuyu, bir Avusturyalı ve bir Çinli’nin birbirine aşık olduktan sonra bunu yitirmelerini,, bir egzotik mizansen (Çin) içinde, incelemektedir ve bir tatlı-acı teması bulunmaktadır. Eserin ismi hayatta ne olursa olsun devamlı tebessüm etmek gerekir şeklindeki bir Çinli geleneğini aksettirmektedir. Eserin başlarında Prens Sou-Chong’un “Immer nur lächeln” (“Her zaman tebessüm ederek”) aryası bu eseri tanımlamaktadır.
Zaman : 1912 Mekan : Viyana ve Pekin,

Konusu:
Viyana’nın tanınmış soylularından Kont Lichtenfels o gün binicilik yarışmalarında başarı sağlayan kızı Lisa’nın onuruna bir balo düzenlemiştir. Kentin en seçkin gençleri, bu arada özellikle subaylar kızın çevresinde dönmekte, süvari teğmeni Kont Gustav Von Pottenstein ona olan büyük aşkını gizlememektedir. Oysa Lisa hiç akla gelmeyen birine âşıktır; Çin’in Viyana elçisi Sou-Chong. Uzak ülkelerin bu daima gülümseyen yakışıklı diplomatı biraz sonra görünür, kızla başbaşa kaldıklarında ona olan sevgisini açıklar. Ancak Çin sefaretinden gelen bir görevli önemli bir haber getirir; Sou-Chong başbakanlığa atanmıştır, ülkesine dönmesi gerekmektedir. Haber Lisa’yı şaşırtmaz; sevdiği adamı nereye giderse gitsin izleyecektir. Sözünde durur, Sou-Chong’la Pekin’e gelerek evlenir. Lisa bu yeni ülkenin geleneklerine alışmaya çalışmakta, kocasının kızkardeşi sevimli Mi ile arkadaşlık etmektedir Bir gün Sou-Chong’un amcası Tschang görünerek yeğenine önemli bir kuralı hatırlatır; başbakan olan kişi soylu bir Çin kızıyla evlenmek zorundadır, yabancı kadının sarayda yeri yoktur. Sou-Chong önce bu kurala karşı direnir, sonra kabul ederek durumu Lisa’ya açar, bunun bir formaliteden başka şey olmadığını söyler. Fakat Lisa’nın bu türlü bir yaşamı kabul etmesi olanaksızdır. Kendisini tümüyle bırakılmış hisseder. Bu arada beklenmeyen bir olay baş gösterir; Kont Von Pottenstein ne yapıp etmiş Pekin’e askeri ataşe olarak atanmasını sağlamış, bir yolunu bulup saraya girerek Mi’nin yardımıyla Lisa’ya ulaşmıştır. Lisa’nın kararı kesindir; Sou-Chong’dan ayrılıp

vatanına dönecektir. Genç kont sevgilisini kaçırmak için gene Mi’nin yardımını sağlar. Her ikisi de bu iyi kıza veda ederek saray geçitlerinde koşarlarken yakalanıp küçük Buda Tapınağına götürülürler; karşılarında Prens Sou-Chong durmaktadır Lisa özgürlüğünün bağışlanması için yalvarmaya koyulur. Prens daha fazla direnemeyerek yabancı gençlere kaçış yolunu gösterir, gözlerinden yaşlar akarken yüzünde o hiç eksilmeyen tebessümüyle tapınaktan çıkar, kaybolur.

haluk’un
dizelerdeki
aşk ve müzik hikayeleri

sen ve ben

günüm güneşimsin
geceyim
ışığım
yine sen
göz alabildiğince baharsın
eylülüm
kızılı kahvesi
yaza veda eden
tazelenen nefes
en güzel şarkı
tene sığmayan aşksın
sensizliğe
ömürce direnen ben

yusuf haluk yorulmaz
Dein ist mein ganzes Herz (Domingo,Netrebko,Villazon)
Lehar ın eserini bu müthiş üçlüden dinlerken dizelendim….09 04 2017 16.59

aşk-ı sema

Andrea Palladio (d. 30 Kasım 1508 – ö. 19 Ağustos 1580), İtalyan mimardı, ve birçok kişi tarafından batı mimarisinin en fazla örnek alınan ismiydi.

Andrea di Petro Della Gondola olarak doğan mimar, taş oymacılığı ve heykeltıraşlık üzerine eğitim aldı. 30’lu yaşlarında sahip olduğu ün sayesinde; Kont Gian Giorgio Trissino’nun ilgisini çekti ve O’na Yunan bilgi tanrıçası Pallas Athene’ı çağırıştıran Palladio ismini taktı. En önemli eserlerinden biri, 1550 yılında İtalyada yapılmış olan Villa Rotonda’ dır.
Evrende uyum ve armoni yaratan müzik sistemlerini inceledi ve sonra bunu yapılarda kullanılabilecek oran sistemlerine adapte etmeyi denedi.

Karl Jenkins dünyanın yaşamakta olan en başarılı bestecilerinden biridir. Galler’de doğdu ve University of Wales, Cardiff’de müzik okumadan önce Gowerton Grammar School’da eğitim aldı.Daha sonra Royal Academy of Music, Londra’da lisansüstü çalışmalara başladı.

haluk’un
dizelerdeki
aşk ve müzik hikayeleri

aşk-ı sema

üzereydim
sandığından çıkartmaya
allandırıp solgun yüzlerini
dünyalara salmaya
geldin
gizemlerle bezenmiş notalar
yağmakta şimdi aklının kuytularına
bak
dans ediyorsun
yanan mumların alevleri
dolaşırken loş duvarlarda
aralanmıyor üstelik dünyaya gözlerin
sevdalanma muştusuyla
yalpalamıyor
ve düşmüyorsun
tatlı bir rüyadasın gibi
almakta seni senden giderek
aşk-ı sema

11 mart 2017   23.19
Allegretto from Palladio by Karl Jenkins

Bruch – Adagio Appassionato

Max Christian Friedrich Bruch (d. 6 Ocak 1838 – ö. 2 Ekim 1920), Alman müzisyen, besteci ve orkestra şefi.
200’e yakın eser yazmıştır. 3 keman konçertosu vardır. Bunlardan en bilineni No:1 G minor’dür. Ayrıca keman ve orkestra için İskoç fantezisi yazmıştır.
Bruch’un en iyi eserlerinden biri olarak kabul ettiği bir virtüoz keman eseri.
Bruch, melodi sırasında bir Macar çingene ruh halini uyandırarak Joachim’in kökenlerine saygı duyma yolunda. Bazen müzik bir aşk şarkısı gibidir.

Max Bruch’un sol minör 1.keman konçertosu (op.26), son şekliyle ilk defa 7 ocak 1868’de, Bremen’de, çağın ünlü keman virtüözü Joseph Joachim tarafından icra edilmiş. Eserin yeniden gözden geçirilmesi aşamasında besteciye yardım etmiş olan Joachim, 75.dogum gününde (haziran 1906):
“Almanlar’in dört keman konçertosu vardır ; içlerinde en büyüğü ve taviz vermeyeni Beethoven’inkidir,Brahms’in konçertosu ciddilikte onunla yarışır, en zengin ve en baştan çıkarıcı olanı Max Bruch tarafından yazılmıştır. ama içlerinde en içteni, kalbin mücevheri, Mendelssohn’unkidir” diye söylemiş…

sevgiliyiz hepimiz

 

haluk’un
dizelerdeki
aşk ve müzik hikayeleri

sevgiliyiz hepimiz

ürkme yabancı
mekanlarında zamanın
yolcusuyuz hepimiz
kimi kez daha genç
yaşlıca kimi kez
rast gelince
yeniden
sorguları başlatır
merakla gözlemleriz
nasıl büyümüş
hangi korkularla yüzleşmişiz
sarmalanır bilinmezler
duralatır akılları çekincelerimiz
insanca sayılsa da olanı biteni
hatırlamalıyız oysa
ezelden gelen
sonsuza gideniz
aşk için var olan
aşk ile yaşayan
yabancılar değil
sevgiliyiz hepimiz

14 şubat 2013 sevgililer gününe denk gelmiş ve dinlemişim
“Dmitri Hvorostovsky: Kak molody my byli (Как Молоды мы Были)”
iyi ki de dinlemişim bu büyülü sesi ve yorumu,
eserin sözlerinin çevirisi değildir dizeler
ve içimden geleni ile hikayesini yorumun eşliğinde dizeledim…