hypathia &beyaz geceler

İSKENDERİYELİ HYPATIA [Maria Dzielska]

Hypatia’nın kim olduğunu sorsanız, alacağınız yanıt büyük olasılıkla “415 yılında İskenderiye’de keşişlerin (ya da, daha genel anlamda yobaz Hristiyanların) linç ettiği güzel, genç, çok tanrılı kadın düşünür” olacaktır.Kendisi ünlü filozof,matemekçi ve gök bilimci Theon’un kızıdır.Babasına Euclid ‘in bir eserine şerh koyarken yardım ettiği söylenir; zira babası onun matematik eğitimini de üstlenmiştir. Hypatia,büyük kütüphane(museon) de ders veren pagan bir filozof kadın iken, henüz ortaya çıkmakta ve hızla büyümekte olan Hristiyanlığın bağnazlarının masum bir kurbanıdır; öldürülmesi ise tarihte, Yunan tanrılarıyla beraber, sorgulama özgürlüğünün de ortadan kalkışının bir simgesi olarak ele alınmıştır.
Hypatia’nın Avrupa kaynaklarında ilk ortaya çıkışı on sekizinci yüzyıla rastlar. Tarihe Aydınlanma adıyla geçen şüphecilik döneminde Hypatia, kimi yazarlarca dini ve felsefi polemiklerde araç olarak kullanılmıştır.
Hypathia, kişisel benliğin everensel ben ile birlik kurabileceğini savunmuş ve Ammonis Saccas’ın yolunu ( İskenderiye Okulu’Yeni Platonculuk)takip ederek dinler arasındaki benzerlikleri araştırmış ,dinlerin kaynakları ile ilgili araştırmalar yapmıştır.
Gençliğinde ateşli bir Protestan olan John Toland, 1720’de uzun bir tarih makalesi yayımlamıştır; başlığı “Hypatia, ya da Layık Olmasa da Herkesçe Aziz Cyril diye bilinen başrahibin gururunun, kıskançlığının ve zulmünün tatmini için İskenderiye ruhbanınca parçalanan pek güzel, pek erdemli, pek bilgili ve her alanda yetenek sahibi bir hanımefendinin yaşamı”dır. Toland aktardıklarını onuncu yüzyıla ait bir ansiklopedi olan Suda gibi kaynaklara dayandırsa da, daha başlangıçta, insanlığın erkek kısmının “güzellik ve bilgeliğin vücuda gelmiş hali”nin öldürülmesi yüzünden sonsuza dek utanç içinde yaşayacağını söyler; “böylesine güzelliğe, masumiyete ve bilgeliğe vurulacak yerde, barbar ellerini onun kanı, ruhlarını da tanrı korkusu bilmeyen katillerin iflah olmazlığıyla lekeleyebilecek denli vahşi ve medeniyetsiz yaradılışta olanlar aralarından çıktığı için” erkekler her zaman utanç duymalıdırlar. Toland, Hypatia’nın yaşam ve ölümünü anlatırken, başrahip Cyril’in önderliğindeki İskenderiye ruhban sınıfından söz eder: “Bu korkunç eylemin perde arkasında bir dinadamı, bir başrahip, hattâ bir aziz vardı; dinmez öfkesinin cellatları ise emrindeki ruhban sınıfıydı.”
Makale dini çevrelerde çalkantılara yol açmış ve kısa bir süre sonra Thomas Lewis’ten bir risaleye karşılık gelmiştir: “Hypatia’nın Yaşamı, İskenderiye’li Hayasız Bir Kadın Öğretmen. Aziz Cyril ve İskenderiye Ruhbanını Bay Toland’ın iftiralarından Korumak Amacıyla.” Her şeye rağmen Toland’ın yapıtı Aydınlanma’nın seçkin kişilerince olumlu karşılanmıştır. Voltaire, Hypatia figürünü kilise ve vahiyle gelen dine olan başkaldırısını dile getirmek için kullanmıştır. “Examen Important de Milord Bolingbroke ou le Tombeau du Fanatisme” (1736) adlı yapıtında Aziz Cyril ve İskenderiye ruhban sınıfından, Toland’ınkinden çok da farklı olmayan bir üslupla söz eder. Hypatia’nın öldürülmesi, “Cyril’in papaz traşlı köpeklerin yobazlardan oluşan bir sürüye sırtlarını vererek işlediği hayvanca bir cinayet”tir. Voltaire’e göre öldürülmesinin nedeni Yunan tanrılarına, akılcı doğa yasalarına ve dayatılan dogmalardan bağımsız insan aklının yapabileceklerine olan inancıdır. Yani bağnazlık dahileri böyle şehit, ruhları da köle etmektedir.
Toland ve Voltaire’in indirgeyici anlatıları, doğruyla yanlışın birbirine karıştığı Hypatia efsanesinin başlangıcı olmuştur. Eski kaynaklara danışırken daha özenli olsalardı, çok daha karışık bir kişilğin farkına varabilirlerdi. “Batılın ve cehaletin bu kurbanı” yalnız mantığın sağaltıcı gücüne inanmakla kalmıyor, vahiy aracılığıyla tanrıyı da arıyordu. Hepsinden önemlisi, katı bir ahlak düşkünüydü; çileciliği savunmada Voltaire ve diğerlerinin “gerçeğin ve ilerlemenin” amansız düşmanı ilan ettiği dogmacı Hristiyanlardan hiç de geri kalmazdı.
Hypatia efsanesi, on dokuzuncu yüzyıl ortalarında doruk noktasına ulaşmıştır. Charles Leconte de Lisle, Hypatie adlı şiirinin iki değişkesini ilki 1847, ikincisi 1874 yıllarında olmak üzere yayınlamıştır. İlk değişkeye göre Hypatia, Voltaire’in iddia ettiği gibi bir Hıristiyan “komplo”suna değil, tarihin yasalarına kurban gitmiştir. Leconde de Lisle, tarihin tek kültürle ya da inanç dizgesiyle bir tutulamayacağı fikrinden yola çıkarak Hypatia’nın ölümünü hazırlayan koşulları tarihsel kopuşa bağlar. Hypatia’nın dönemi yerini yavaş yavaş kendine özgü kuralları ve normları olan yeni bir döneme bırakmıştır. Eski tanrılara inanan, mantık ve kösnül güzellik aşığı Hypatia, tarihin değişen koşullarına adanmış simgesel bir kurbandır. “İnsanlık, durmak bilmeksizin ilerlediği yoluna çıkınca yıktı, lanetledi seni.”
Şiirin ikinci değişkesinde Leconte de Lisle, Hypatia’nın ölümünü Hıristiyanlık karşıtı bir açıdan yeniden ele alır. Suç artık “tarihsel gereklilik”te değil, Hristiyanlıktadır.
(Not: Hypathia,tarihin gördüğü en güzel ve ilgi çekici kadınlarından biri olduğu söylenmektedir.Belinden aşağıya dek uzanan güzelim saçları ile nefes kesecek kadar güzelliktedir ve hem de adını matematikçi,filozof ve astronom olarak yazdıracak kadar da zeki bir kadındır..Tajik bir ölümü olmuştur;Üzerine çullanan onca erkeğin darbeleri ile son nefesini veren ve cesedi dokaklarda süründürülen eti kemiğinden midye kabukları ile ayrılan ama ne olursa olsun çok güzel ve yaşadığı zamandan ileride olan bir kadın olarak tarihin sayfalarına adını yazdırmıştır…Kanımca bu suç hangi dinden olursa olsun bağnazlığın,karanlığın ,cehaletin eseridir ve çağımızda hala işlenmektedir …Nice “hypathia” lar var ,ölümleribire bir aynı olmasa da çektikleri çileler ve yaşıdığı toplumun ilerisi bir zamanda yaşamış ve trajik ölümleri nice değerli bilim ve sanat kadınlarımız var bizim de ;Prof. Türkan Saylan,Prof. Bahriye Üçok,Doç Dr. Behice Boran,yazar Sevgi Soysal,ilk Türk tiyatro kadın oyuncusu Afife Jale vb…..

haluk’un
dizelerdeki
aşk ve müzik hikayeleri

beyaz geceler

çırılçıplak masumiyete
soyunmuş
ilahi aşka adanmış
yol arayan aklı
tanımayıp prangayı zinciri
ve bilmezken fitneyi
almış cellatlar canını teninden
ses etmemiş kimseler
suçlamaktansa aziz bilineni
ödenir sanılmış
bakirenin kanının kefareti
üşüşürken üzerine çakalları sözde azizin
isyan etmiş sevgisizliğe
son bakışı son nefesi
umarsız
yükselirken sonsuzluğa güzelliği
bilgeliği
sabırsızlanıp harelenmeye
hesapsızca
haykırmış karanlığa tan yeri gibi
yolcu uyan
boş yere akıyor zaman
bulamadan ışığını
yürüyemez
beceremeden yanmasını
öğrenemezsin aşkı ateşi
bilemezsin
nasıl da
bekler durur ufuklar sırası geleni
istemez misin
beyaz gecelerini görmeyi
diye son bulmuş sözleri

10 06 2017 11.33 yusuf haluk yorulmaz
bütün “hypatia” ların ruhuna armağan olsun emeğim ,dizelerim…

Debussy nin eserinden yola çıktım ; çünkü La fille aux cheveux de lin , Fransız besteci Claude Debussy’nin müzikal bir kompozisyonu olan bu eser Leconte de Lisle’nin eponymous adlı şiirinden alıntılanan parça(hypathia efsanesine yazılmış şiir ), müzikal sadeliği ile bilinmekte ve bu sabah dinlerken etkilenip araştırdım..(bilgilendirmelerde yanlışım varsa lütfen affediniz; alıntıdır tüm bilgiler.. )Ruhum da isre istemez Neoplatonizm ile dile geldi sanırım !!!

Ek Bilgi;Yeni Platonculuk adıyla da anılan Neoplatonizm, Antik çağ sonlarında dinle felsefenin birleşmesi ile oluşan sadece filozofik değil daha ziyadesi ile teozofik, Hermetik hatta mistik bir akımdır.Yeni Platonculuk İskenderiye’de Plotinos’tan ziyade onun hocası Ammonius Sakkas tarafından ortaya atıldığından bu öğretiye ‘İskenderiye Okulu’adı verilir. İskenderiye Okulu Öğretisi diğer adıyla Neoplatonizm, ilk Hristiyanlıkla, Müslüman ülkelerde gelişen tasavvufi felsefeyi büyük çapta etkilemiştir. Hatta İslam tasavvufu bu felsefeden doğdu da diyebiliriz. Sudur (Emanation/Emanasyon) ilkesi Sufizmin temelidir. İslam tasavvufundaki “Külli Ruh, Külli Nefis,Külli Akıl” kavramları hep bu öğretiden kaynaklanmaktadır. İsa’nın doğumundan sonra Hiristiyanlığın ilk yüzyılında bu Yeni-Platoncu düşünceler Hiristiyanlıkla birleşerek çağlar boyu devam edecek Hıristiyan mistisizminin temelini atmıştır.

olsa kanatlarım

Tomás Méndez (Tomás Méndez Sosa,doğum:25 Temmuz 1927Fresnillo , Zacatecas , Meksika, ölüm:19 haziran 1995 Mexico City),Meksika müziği ve ranchera müziğinde besteci ve şarkıcı idi.Cucurrucucú paloma adlı şarkısı bir çok filmde yer almıştır; The Last Sunset, Happy Together, Talk to Her and The Five Year Engagement gibi ve keza bir çok sanatçı da şarkıyı seslendirmiştir Harry Belafonte, Perry Como, Lola Beltrán ,Juilo İglesias ve Caetano Veloso gibi..İlk seslendiren Lola Beltrandır ..Şarkı sevgilisini kaybeden harap bir adamı anlatmakta…

haluk’un
dizelerdeki
aşk ve müzik hikayeleri

olsa kanatlarım

olsa kanatlarım güvercin saflığında
bırakırdım ölümü cennetin kapısına
ağlasa bir çift göz
ya da bir yürek dayanmaz olsa acılara
telaşı ile güvercinin
uçururdum neşeyi mahzunluklara
olsa kanatlarım
çırpınırdım karanlığa
feryat figan atılırdı geceler
sabahın kollarına
olsa kanatlarım
hüznün olduğu yerlere
taşırdım umutları
varı yoğu ne kadarsa

05 kasım 2016 18.07
yusus haluk yorulmaz

ANA ALCAIDE ve Acı Kuyu Efsanesi

Ana Alcaide

1976, Madrid doğumlu İspanyol şarkıcı, müzik yapımcısı ve besteci. 7 yaşındayken klasik keman ile müzik hayatına başlayan Ana, müzik kariyerini Getafe Konservatuarında sürdürmüştür. Aynı zamanda biyolog olan sanatçı, birçok ülkede müzik eğitimi aldıktan sonra İsveç’in geleneksel enstrümanı Nyckelharpa ile tanışmıştır. 2006 yılında ilk albümünü çıkaran sanatçının toplam 3 albümü bulunmaktadır.

NOT:Nyckelharpa, keyed fiddle olarak da anılan, İsveç’e ait yaylı bir halk çalgısıdır. Aynı zamanda 50 İsveç kronu banknotlarının üzerinde Nyckelharpa resmi yer almaktadır.
“El Pozo Amargo” şarkısının teması ve ilhamı; Toledo/İspanya kentindeki (aynı adla cadde var) acı kuyu efsanesinden geliyor.Bir Hristiyan erkek Yahudi bir kızı sever; kızın babası genci öldürür,kızın göz yaşları ise kuyudaki suyu acı hale getirir ve kız bu kuyuda intihar der.Bu trajik aşk hikayesi kalıcı bir efsane haline aşık çiftin isimleri, Raquel ve Fernando’dur.

Waltzing Matilda

Avustralya’nın en bilinen ve sevilen şarkısı olan “Waltzing Matilda”hakkında yazılanlar derlediğim bilgileri sizlerle paylaşmak istedim.
Waltzing Matilda deyimi 1200 lü yılların Avrupa’sında özellikle inşaat işlerinde mesleğinin ilk yıllarında kent kent dolaşarak hem ülkeyi tanımak hem halkı ve işi öğrenmek için meslek loncalarının şart koştuğu farklı iş yerlerinden defterlerini onaylatmaları gerektiği ve usta olarak memleketlerine dönmelerini sağlayan ” auf der valz” deyiminden gelmektedir. Valz kelimesi daha sonra İngilizce olarak ” waltz” olarak değiştirilmiştir.
Matilda kelimesi de köken olarak Almanca’dır ve “Mighty Battle Maid” güçlü savaş kadını anlamına gelen bir deyimdir. Ortaçağ Avrupasında Haçlı seferleri ve 30 yıl savaşları sırasında ordu ilerlerken her yaştan kadın peşlerine takılır,kimi kocasının yanındadır ,kimi de kendini koruyacak bir erkek aramaktadır.Matilda ayrıca Anglosakson argosunda avare dolaşan erkeklerin peşinden giden kadına verilen addır.
Avustralya’da en önemli geleneklerden biri koyun yetiştirmekti ve yününden yapılan üretim de çok önemliydi. Hâlâ koyun kırpma yarışları geleneklerinin bir parçası olarak sürüyor. Koyun çobanları ve kırpıcıları özellikle Avustralya ve Yeni Zelanda’da geçmişte sömürünün önemli aktörleriydi. Birçokları sırtlarında battaniye ve öteberi taşıdıkları yükleriyle işten işe dolaşır ve bu sırt yüküne “Matilda” denirdi. Bu bekâr ve göçebe yoksulların “Matilda”larından başka sarılıp yatacakları bir şeyleri de yoktu. “Waltzing Matilda” yükünü alıp gitmek, gezdirmek anlamına geliyordu.1891 ve 1894 yıllarında ağır şartlara karşı ayaklanan ve grev yapan kırpıcılar Queensland’de neredeyse iç savaş çıkardılar. Yer yer koyunları vurup öldürdüler. Polis ve mülk sahipleri peşlerine düştüler ve çatıştılar. Yakaladıklarını öldürdüler. Bunlardan biri, “Frenchy” Samuel, yakalanacağını anlayınca Combo gölcük’ünde kendini vurdu ve boğuldu.

Bu olaydan ilham alan şair Banjo Paterson 1895’de “Waltzing Matilda” başlıklı bir şiir yazdı. Christina Macpherson adında aslında müzisyen bile olmayan halktan bir kadın da buna halk ezgilerine benzeyen bir beste uydurdu. İlk kez 6 Nisan 1895 Winton kentinde North Gregory Otel’de Queensland Başkanına verilen bir yemekte çalınınca inanılmaz bir rağbet gördü, ezgi halkın ağzına yapıştı.
Waltzing Matilda şarkısının söz yazarı “banjo” lakaplı Andrew Balton Patterson olup romatik şiirlerle kırsal yaşamı anlatan bir ozandır.Şarkı o kadar çok yayıldı ve sevildi ki, Avustralya’nın en bilinen ve yaygın ezgisi oldu. Adeta Avustralya ve halkı ile özdeşleşti, bunların anılacağı her durumda, tanıtımda hem sözler hem de müzik simge haline geldi. Öyleki 1977’de Avustralya milli marşı için aday parçalar içinde bugün milli marş olan ve % 43 alan “Advance Australia Fair” arkasından % 28 ile ikinci oldu. Avustralya’nın hemen tüm Uluslar arası etkinliklerinde ve özellikle sporda ya açılış ya da kapanış parçası olarak onyıllardır çalınıyor. Oyunlarda maskot olan kangurunun adı Matilda. Gene Avustralya kadın milli futbol takımına “Matilda’lar” deniyor. Ayni bizim “Ay akşamdan ışıktır / Yaylalar, yaylalar…” gibi. Avustralya askerlerinin söylediği marş olduğu gibi, ordunun kullandığı bir model tank’a da Matilda dendi…

1971 yılında, Vietnam dönemi 68 kuşağının savaş karşıtı felsefesinin egemen olduğu zaman diliminde ve onun rüzgârında, şimdi 68 yaşında olan göçmen Avustralyalı şarkıcı Eric Bogle “And The Band Played Waltzing Matilda” (Ve bando Waltzing Matilda’yı çalıyordu) başlıklı sözleri de kendisine ait olmak üzere bu eski halk ezgisine bağlantılı bir beste yaptı. Şarkı savaşı yüceltenlere karşı duruyor ve insancıl yönüne vurgu yapıyordu. Avustralyalıların anılarında taze olan ANZAC koyu çıkartmasına gönderme yapıyor ve öykünün kahramanı olarak halk ezgisi “Waltzing Matilda”nın konusu gibi gezginci bir gencin nasıl asker edilip savaş cehennemine sürüldüğünü ve bacağını kaybettikten sonra dönüşünde kahraman olarak karşılanmakla beraber, zamanla unutulup gittiğini ve masum yaşamların nasıl kullanılıp bir kenara atıldığını anlatıyordu. Şarkının bir yerinde şöyle diyor:
Oysa Patterson’un Waltzing Matilda’sı 1976 Montreal olimpiyatlarında Avustralya’nın resmi şarkısı olmuş, bu gün ise gayri resmi milli marş kabul edilmektedir ve içinde Çanakkale ve gelibolu ile en ufak bir ilişki olan tek satır yok.
Kısaca ” Waltzing Matilda” banjo Patterson tarafından bestelenmiş;Eric Bogle ise 1972 de bestelediği esere bir öncekinin ismini vermiştir.
Bu tartışmalı durum bir bilimsel makalede kullanmış ama hatalar olmuş ancak konuyu bilimsel olarak irdeleyecek durumda olan birisi değilim ,eseri duyunca yaptığım araştırmada bulduklarımı sizinle paylaşmak istedim.Merak edenler daha ayrıntılı bir araştırma yapabilir!

Alfonsina Storni&Alfonsina y El mar;yıllar yılı öncesi

Mar del plata plajından açılıp atlantik okyanusunda ihtihar etmiş olan Arjantinli şair Alfonsina Storni için, Ariel ramírez ve Félix Luna tarafindan yapılmış bir şarkıdır “alfonsina y el mar”. Bence en güzel yorum Mercedes Sosa’ta ait…
Alfonsina Storni,1892 Yılında İsviçre’de Sala Capriasca’da doğmüş. Ailesinin bir tarafı İtalyan diğer tarafı İsviçreli. Alfonsina dört yaşından iken ailesi Arjantin’e göç etmiş. Babasının ölümünden sonra, ailesinin geçimine katkıda bulunabilmek için çok değişik işlerde çalışmış. Bir yıl boyunca tiyatro oyuncusu olarak Arjantin’i dolaştıktan sonra 1910 Yılında öğretmenlik diploması alarak san Juan’daki bir ilkokulda öğretmenliğe başlamış. Ayni yıl ilk şiir kitabını yayımlayıp ve dönem sonunda Buenos Aires’e gitmiş. 1912 de evlilik dışı bir oğlu olmuş. Devlet okullarında ve gazetelerde çalışarak geçimini sağlamış.
Bir çok şiir ödülü kazanarak ve 1923’te “edebiyat profesörü” olmuş. 1935’te meme kanseri nedeniyle ameliyat geçirip, Üç yıl sonra kanser yinelemiş. 25 ekim 1938’de Alfonsina, Mar del Plata’da kendisini okyanusa atarak intihar etmiş.

haluk’un
dizelerdeki
aşk ve müzik hikayeleri

yıllar yılı öncesi

yıllar yılı öncesi
almadan nefesine meltemi
terk etmiş
derin uykuya ruhunu
bürünmüş denize teni
aradım
bulamadım
çoktan silmiş zalim dalgalar
kumsalda izleri
şimdi
dinliyorum şarkısında
ufuksuzluğa yitirilmiş umutlarını
küskün notalar taşımıyor
denize salınmış güllerin hüznünü
sığmıyor kabına gözlerimin buğusu
düşüyor kor gibi ellerime
şimdi de değil zaman
yıllar yılı öncesi

17 08 2016 21.49
Mercedes Sosa’nın ,Alfonsina’nın bu hüzün dolu hikayesini sesi ve yorumuyla anlatırken,ben de şairin ruhuna dizelerimi gönderiyorum!
Duygusal bir adamım ,ne yapayım !Alfonsina y el Mar (MERCEDES SOSA),bence siz de bu hikayeye,dizelerime ve şarkıdaki yoruma zaman ayırın derim !

ay ışığı sonatı ve hikayesi

Müzikle uzaktan yakından ilgisi bile olmayan çoğu insan Beethoven adını bilir.1770-1827 yılları arasında yaşadı. Bonn’da doğdu ve viyana’da öldü.
Ünlü “ay ışığı sonatı” eserinin birkaç öyküsü var ,rivayetlere göre !
1801 yılında “sonata quasi una fantasia” adıyla yazılan bu sonat’ın nasıl, nerede ve kime atfen yazıldığı hakkında, farklı üç rivayet dile getirilmektedir.
Bulduğum rivayetlerden en hoş olanı ;
“Bir gece Beethoven arkadaşı ile dolaşıyormuş viyana sokaklarında (bu kadarı bile yeterli aslında beste için ama adam zaten orada yaşıyor)… bir sokaktan geçerken, harika bir piyano sesi duyulur… sesin geldiği yere doğru kaldırırlar başlarını ve sesin açık bir camdan geldiğini anlarlar… Beethoven çok etkilenmiştir ve dayanamaz, çalar evin kapısını… bir kadın açar kapıyı ve Beethoven i görünce şaşırır çok… Beethoven, piyanoyu kimin çaldığını sorunca, kadın kızının çaldığını söyler ve kızının odasına davet eder Beethoven ı… kız beethoven ın evlerine geldiğini duyunca çok heyecanlanır ve Beethoven hem piyanodaki ustalığından, hem de gözlerinin görmüyor olmasından çok etkilenir ve “benden bir şey isteyin lütfen” der… kızın cevabı kendisini daha da duygulandırır çünkü kız hiç ummadığı bir cevap vermiştir… kız; “ben ay ışığını hiç görmedim, bana anlatır mısınız lütfen” der… Beethoven, o anda geçer hemen piyanonun başına ve doğaçlama olarak orada besteler ay ışığı sonatını…”
Diğer bir rivayete göre ;
Sonat, o zaman 16 yaşındaki ve bazı uzmanlara göre bestecinin “ölümsüz sevgili”si olan güzel Kontes Giulietta Giucciardi’ye adanmıştır.
O günlerde kontese tutkulu bir aşkla bağlanan Beethoven, arkadaşı Wegeler’e yazdığı mektupta;
“Şimdi tekrar ve biraz daha mutlu yaşıyorum ve insanlar arasına karışıyorum.
Bu değişikliği, beni seven ve benim de sevdiğim sevimli, büyüleyici genç bir kız yarattı.
İki yıldan beri tekrar biraz mutluluk duyuyorum.” diyordu.
Bir diğeri ise;
Beethoven hayatı boyunca bir tek kadını sevdi. Elis.
Kimileri çok yakın bir arkadaşının, kimileri de abisinin eşi olduğunu yazıyor.
Daha da dramatik olan bu ilişkiden bir çocukları olması.
Hikayenin her tarafı trajedi.Beethoven yaşadığı sürece bu çocuktan baba kelimesini duyamayacaktır.Beethoven ve Elis birgün kaçmaya karar verirler. Buluşma yeri ve saati kararlaştırılır.Elis zamanında gelir ama Beethoven gelemeyecektir, çünkü onu ve yanındakileri taşıyan fayton yağmakta olan yağmurdan dolayı çamur deryasına dönen yolda bir çukura saplanır.Hemen inerler. Beethoven geç kalmak üzeredir.Faytonu çukurdan çıkarmak için ilk önce o atılır ve tekerlerin altına yatar.
Bütün uğraşılara rağmen faytonu çukurdan çıkaramazlar.Beethoven’in başka çaresi yoktur, koşmaya başlar.Çok geç kalmıştır.Ancak buluşma yerinde bekleyen Elis’in dayanacak gücü kalmamıştır,sevgilisinin gelmeyeceğini düşünür.Halbuki gitmek için odanın kapısını açtığı sırada, Beethoven binanın dış kapısından içeri girmişti bile.Ne yazık ki Elis gitmek için, Beethoven de biricik sevdiğine kavuşmak için iki yönlü merdivenin farklı taraflarına yönelir ve birbirlerini göremezler.
Beethoven o gece çektiği acıyı ay ışığı sonatında (No:14 C#min moon light sonata op 27) ölümsüzleştirir.

haluk’un
dizelerdeki
aşk ve müzik hikayeleri

dolunay sanrıları

algın dalgaların
ulaşırken kumsala efkarı
gözleri ulaşır gözlerime
işler içime bakışları ürperirim
titrer ellerim yine
ve ay
sokulur giderek karanlığın koynuna
saçları ışıldar sanki gökyüzünde
gülüşü yansır yakamozlara
dolunay sanrıları
sırılsıklam
alır bu yüzden beni melankolinin kollarına
ve tan yerine ulaşırım
aşk sarhoşluğunda

06 kasım 2011 23.30 yusuf haluk yorulmaz
SUMMER-MAL Dİ LUNA (PİANO SONATA 14)

Kvitka Cyisk/Kasey Cisyk

Kvitaslawa Cisyk,( Ukraynalı babası Wolodymyr Cisyk ve anne Iwanna Cisyk )Nisan 4, 1953 tarihinde, Queens, New York’ta doğdu. Sevgili vatanının işgalinden kaçmak üzere ailesi Kvitkas ‘kardeş Maria ile birlikte New York’a göç etmiş.Evlerinde yalnızca Ukrayna dili konuşulurmuş.İki kültürün etkileşimleri ile büyümüş.Babası bir keman virtüözü imiş ve 5 yaşında ona keman çalmayı öğretmeye başlamış.Popüler müzik, klasik opera, Ukrayna halk müziği ve radyo ve televizyon reklamları için ticari jingle ları ile dört ayrı dalda eserler seslendirmiştir…

Kvitka ABD’de Kacey olarak biliniyordu.Ukrayna halk şarkılarından oluşan, “kanatları hiçbir zaman kırılmayacak Ukrayna ruhuna” adanmış iki albümü vardır. 1998’de göğüs kanserinden dolayı 44 yaşındayken hayata veda etmiştir.

“Una furtiva lagrima” adlı aryayı andıran bir tema var sanki ! belkide bana öyle geldi 🙂